‘aVANT gARDE’ Kategorisi için Arşiv


Avrupa dijital kütüphanesi bulunması çok zor, nadir ve hatta basımı durdurulmuş kitaplardan, ulusal kütüphanelerde saklanan belgelere, sergi, harita, gazetelerden, müzik ve videolara ulaşabilmenizi sağlayan müthiş bir alan. Avrupa’daki Ulusal Kütüphanelerin arşivlerine göz atabileceğiniz bu dijikütüphaneye Ocak 2011’den itibaren Türkiye Milli Kütüphanesi arşivi de katıldı. Değerli el yazmalar, eski’meyen’ kitaplar ve belgeleri inceleyebilirsiniz.

2 yıl sonra keşfettiğimden kaybettiğim zamanı düşündükçe sagu yakmak geliyor içimden. Ancak deneyimlerime dayanarak söylemeliyimki; kendinizi kaybedeceğiniz, görünce heyecanlanacağınız belgeler içeriyor bu kütüphane. Buyrun giriş kartınız: http://www.europeana.eu/portal/

Reklamlar



bütün sahip olduklarımız bir kolajdan ibaret,
karakterlerimiz, istediklerimiz, yaşadıklarımız,
etrafta gördüklerimiz, hayal ettiklerimiz,
onun bunun parçası, toplanmışı, koparılmışı, yırtılmışı,
dünyada gördüğüm her şey bir kolaj çalışması,
ve belki tanrı kendi uygarlığında, bir pop-art sanatçısı.

UmuT TayDaŞ’ın Kinnadikar şiirinden kırpılmıştır.

CAR-CRASH, 1978

Yayınlandı: Temmuz 2, 2010 / Art, aVANT gARDE
Etiketler:,

ENTR’ACTE

Yayınlandı: Haziran 20, 2010 / aVANT gARDE, cinema, Dada
Etiketler:, , ,

Filmi sadece dramatik ögelerinden değil, aynı zamanda fotografik ve belgesel unsurlarından da arındırmaya çalışan ve bir anlamda “zamanda resim” yapmayı deneyen avangardlar Cinéma Pur olarak adlandırdılar bu akımı.. Cinéma Pur’un en önemli örneği ise; Entr’acte.. 1924’te René Clair’in yönettiği film, Francis Picabia’nın Relâche balesinin arasında gösterilmek için çekilmiş aslında. Picabia not defterinin bir sayfasına film için senaryoyu yazar ve doğru Maxim’s‘e (ünlü bir Paris restoranı) gider ve senaryo René Clair’e gönderilir.. Filmin beyaz perdeye kazandırılmasının temeli böylece atılmış olur.. Filmin müziğini ünlü avangard besteci Erik Satie yapar -ki kendisi filmde Picabia ile bizzat görünmektedir. Sürrealist fotoğrafçı Man Ray de kendi deneysel filmlerine benzeyen bu dönem filminde boy gösterir..
Entr’acte birbirinden bağımsız görüntülerin sürrealist biçimde karışımıdır ki bu da Clair’in Dada akımına ilgisini gözler önüne serer. Clair’in imgelemesi hem çekici hem de rahatsız edicidir. Cansız objelere hayat verirken, cenaze marşının ciddiyetinde bile geleneklere saldırır.
Filmin derdine gelince; tüm iyi sürrealist eserler gibi yorumlamaya gayet açık bir film. Eserde baskın olan temalar ölüm, fanilik, teknolojinin hızı. ‘Film insanoğlunun varoluşunun kısalığıyla başa çıkma uğraşını alaya alır’ yorumu rahatlıkla yapılabilir. İnsanoğlu geliştikçe, sahip olduğu kısıtlı zamanı, -ömrünü- doldurmak için daha da hızlı koşmak zorundadır. Filmin adı Entr’acte sonsuz zamanın içinde daha da küçülen “hayat” diye adlandırdığımız kısa zamanı simgeliyor olamaz mı?
Kaynak: Filmdefrance‘tan çevirdim..

Gayet kısa ‘kimine göre anlamlı kimine göre saçma olan*tıpkı hayatımız gibi* bu filmi izlemek için 20 dakikanızı ayırınız..

PARA OLMASA

Yayınlandı: Haziran 9, 2010 / aVANT gARDE
Etiketler:

Ferhan Şensoy, Kırkambar Gece Tiyatrosu Parasız yaşamak Pahalı:

Robert Rauschenberg (1925-2008 )

Yayınlandı: Mayıs 10, 2010 / Art, aVANT gARDE, cinema, Dada

Ataları Alman olan Rauschenberg, Port Arthurfrexas’ta dünyaya geldi. Babası yerel elektrik ve enerji santralında çalışıyordu. Ailesi aşırı tutucu bir tarikata mensuptu. Liseyi bitirdikten sonra Austin/Texas’da eczacılık fakültesine yazılan Rauschenberg, eğitimine birinci sömestre de son vermek zorunda kaldı. Yaşayan bir kurbağayı kesmeyi reddedince, okuldan atıldı. II. Dünya Savaşı’nda bir sinir hastanesinde hastabakıcı olarak hizmet verdi.

1946’dan Sonra: Sanat Eğitimi Rauschenberg 21 yaşındayken Kansas City’de sanat eğitimi almaya başladı. 1947’de Paris’e gitti ve burada tanıştığı Susan Weill ile üç yıl sonra evlendi ve bir erkek çocuk sahibi oldu. Fransız Güzel Sanatlar Akademisi’ndeki verimsiz atmosferin kendisini düş kırıklığına uğratması üzerine, karı-koca 1948’de North Carolina’da Black Mountain College’e geldiler ve burada Alman Bauhaus sanatçısı Josef Albers’in öğrencileri oldular. Rauschenberg burada koreograf Merce Cunningham ve besteci John Cage ile tanıştı ve onlarla Happenings adını alan akımın öncüsü sayılan dans, müzik ve slayt projeksiyonlu bir multi-medya olayı olan Theater Piece No.1 adlı gösteriye katıldı. 1950’den sonra New York’ta vitrin dekoratörlüğü yaptı.

1951 yılında Betty Parsons Galerisi’nde düzenlenen ilk kişisel sergisinde Rauschenberg, yalnız tek renkli resimlerle ortaya çıktı. Bu sergi eleştirmenler tarafından beğenilmedi. Bir yıl sonra Susan Weill, eşinin biseksüel eğilimleri nedeniyle kendisinden ayrıldı. 1953’ten sonra Cunningham ile çalışmalarını sürdüren Rauschenberg, bunu izleyen on iki yıl içinde Cunningham’ın bale topluluğu için dekorları, kostüm ve sahne donanımlarını gerçekleştirdi.

50’li Yıllar Combine Paintings Rauschenberg 50’li yılların ilk yarısın da günlük yaşamda kullanılan sıradan eşyaları sanatsal malzeme olarak kullandığı, Pop-Art için tipik olan stili geliştirdi. Amerikan yaşam stiline damgasını vurmuş olan reklam, medya ve tüketimin sıradan objelerini ya da objelerin üstünü boyayarak Combine Painting’lerinde tamamlayıcı unsur olarak kullandı. Dadaistlerden Marcel Duchamp ile Kurt Schwitter’in etkisinde yaptığı Bed (Yatak, 1956) adlı tablosu bu yapıtlarının en ünlüsüdür. Rauschenberg yatağını, çarşaf takımlarıyla birlikte boyayarak büyük boyutlu bir tablo olarak sundu.

1964: Uluslararası Üne Kavuşması Jasper Johns adlı ressamla çok yakın dost olan Rauschenberg New York’lu galerici Leo Castelli’nin düzenlediği sergisiyle 1958’de ilk kez dikkatleri büyük çapta üzerine çekti. Bunu izleyen zaman içinde Pop- Art üzerinde büyük ölçüde etkili oldu. 50’li yılların sonunda Transfer Drawings denilen resimlerinin ilklerine imza attı. Bunlar gazete ve reklam fotoğraflarını aynadaki görüntüleriyle resim kağıdına ovarak uyarladığı kolajlardan oluşmaktaydı. Rauschenberg medya dünyasının harcı fotoğraflarını sanatsal resim elemanlarıyla karşı karşıya getirmek istiyordu. Amerikan hayatının sembollerini (örneğin atlayan bir paraşütçü, kartal, John F. Kennedy gibi) bir araya getirdiği ilk büyük elek baskılarını 60’lı yılların başında gerçekleştirdi.

Kendisini evrensel bir sanatçı olarak gören Rauschenberg, aynı zamanda elektronikle deneylere girişti Black Market (Karaborsa, 1961) ve sanatçı meslektaşlarıyla birlikte gösteriler sundu.

Venedik Bienali’nde en büyük ödülü alarak 1964’te uluslararası alanda ünlenmeyi başardı. Her ne kadar jürinin bu kararı şiddetli tepkilere yol açtıysa ve Vatikan “kültürün batışından” söz ettiyse de, ödülün verilmesiyle Pop-Art bir sanat akımı olarak kendine bir yer edindi. Dikkatlerin aniden bu akıma çekilmesiyle Rauschenberg’in yapıtlarının fiyatları birkaç misline yükseldi.

1966’dan Sonra: Teknik Deneyleri
1966 yılında mühendis BilIy Klüver ile birlikte kamu yararına kurduğu vakıfta bilimle Sanat arasında bir bağlantı kurmak istedi. Buna uygun olarak, bunu izleyen zamanda gerçekleştirdiği yapıtlara teknik damgasını vurmuştu — örneğin Plexiglas’tan dönen disklerle yaptığı Revolvers (Dönenler) adlı çalışmaları gibi.

Rauschenberg 1969’da NASA’nın daveti üzerine Kennedy Uzay Merkezini ziyaret ettikten sonra, 33 litografiyi kapsayan Stoned Moon (Taşa Tutulan Ay) adlı dizisini gerçekleştirdi. Bir yıl sonra yoksul sanatçılar için “Change Inc.” adlı bir vakıf kurarak Florida kıyısının karşısındaki Captiva Island Adasında bir atölye binası açtı. 1976’da birkaç şehirde çalışmalarının ilk retrospektif sergisi açıldı.

80’li yıllardan sonra yapıtlarında stil açısından artık bir sürprize rastlanmamakta. Çalışmalarının odak noktasını, Amerikan kültürünün sembolerini taşıyan montajlarla elek baskıları oluşturmaktadır.

Robert Rauschenberg, 1950 başlarında New York sanat çevrelerinde adlarını duyurmaya başlayan, çoğunlukla soyut dışavurumculuktan etkilenen ve günümüzdeki sanat akımlarını etkileyen ‘New York Okulu’nun ilk kuşak sanatçılarından ve kurucularındandır.

1925’te Teksas, Port Arthur’da doğan Robert Rauschenberg, Protestan orta sınıf bir ailenin çocuğudur. Sanata yakınlık beslemesi, Teksas Üniversitesi Eczacılık Bölümü’nden ayrılıp İkinci Dünya Savaşı sırasında Amerikan Deniz Kuvvetleri’ne hizmet vermesinden sonradır.

Kuzey Carolina’da 1948-49’da devam ettiği, Amerikan eğitim sisteminde özel yeri olan Black Mountain isimli sanat okulundaki deneyimi, bugüne kadar yapıtlarındaki konuları ve tekniği biçimlendiren bir etken olmuş ve kendisini 1950’lerdeki Amerikan avant-garde’ının vazgeçilmez figürü olarak sanat dünyasına kabullendirmiştir.

Willem de Koonig, Albert Einstein, Franz Kleine, Robert Motherwell, John Cage, Merce Cunnigham, Cy Twombly bir dönem bu okulun öğrencileri olmuşlardır. 1933’te Nazilerin Almanya’daki Bauhaus’u kapatmaları sonucu Amerika’ya kaçan sanat direktörü ve ressam Josef Albers’in bütün bu sanatçıların gelişmesindeki katkısı yadsınamaz.

Albers’in yoğun, disiplinli çalışma temposu ve Werklehre olarak isimlendirdiği, malzemeyi (kâğıt, karton, metal 1evha, vs) kullanmada, bükmede, şekillendirmede limitleri, olanakları zorlama metodları, Rauschenberg’in yapıtlarından bugün bile izlerini sürdürmektedir.

Black Mountain yıllarında birlikte çeşitli fotoğraf ve baskı deneyimlerinde bulundukları, sanatçı Susan Weil ile sonradan evlenmiş, Christopher isimli bir oğulları olmuş, kısa bir süre sonra evlilik ve babalık disiplinlerinden ürküp, sıkılarak ayrılmıştır.

Susan Weil ile birlikte Zen, komünizm, şiir, edebiyat, tiyatro, dışavurumculuk, Amerika’ya karşı Avrupa gibi çeşitli konularda tartışmalara, öğrenci ve sanatçı toplantılarına katılmışlar, New York’un galerilerini dolaşıp savaş sonrası Amerikan sanatını günbegün izlemişler ve Manhattan’ın Betty Parsons, Peggy Gugenheim galerilerinde Adolph Gottlieb, Barnett Newman, Clyford Stili, Hans Hofmann, Mark Rothko, Ad Reinhardt, Jackson Pollock’ın soyut yapıtlarını incelemişlerdir.

Bazı sanat eleştirmenleri bu yapıtları “Soyut Dışavurumcular’ olarak adlandırmaya başlamışlardı. Avrupa’daki akımın etkileriyle resmin yüzüne düzlük ve boyutsuzluk kazandırarak tanınabilir bütün objelerin şekillerini bozup çarpıtarak ya da olduğu gibi bertaraf ederek, kanvas’ın üzerine, bir resim değil, ‘olay’ aktarmaya başlamışlardır. Tuvaldeki olay, değerlerin politik, estetik ve ahlak kavramlarından soyutlanması olarak nitelendirilmiştir. Bu dönemlerde Robert Rauschenberg’le Susan Weil büyücek bir ozalit kağıdı üzerine Susan’ın küçük kardeşini yatırıp güneşte fotoğraflayarak görüntüler elde etmekte ve bu deneylerini geliştirmektedirler.

Black Mountain’den Josef Albers ayrılıp Yale Üniversitesi’ne geçince, Susan Weil ve Robert Rauschenberg de New York’daki Sanat Ligine kaydoldular. Rauschenberg’in sanat yaşamında fotoğrafçılığın da yeri büyüktür. Ailesinin mahalle kilisesine yaptığı ve hediye ettiği resimden sonra, bir süre dini konulu resimlerine devam etmiştir.

1951 yılında New York’da en öncü sanatçıları sergilemekle ünlenmiş Betty Parsons’un Rauschenberg’e kapılarını açması ve ardından da sanat eleştirmenlerince belki onaylanmayan ancak tanındığını belirten eleştiriler alması, New York sanat dünyasına girişine pasaport sayılmaktadır.

Günümüzde New York’ta en söz sahibi galeri sahibi olan Leo Castelli, o günlerde 1951 ilkbaharında düzenlediği bir soyut dışavurumcular karma sergisine Rauschenberg’i de davet etti. Rauschenberg “22 Leyl Beyazı” isimli yapıtını, vermiş olduğu Betty Parsons’dan alarak bu sergiye katıldı.

Bu sergiye Willem de Koonig, Jackson Pollock, Franz Kleine ile birlikte toplam 61 sanatçı yapıt verdi. Sergi “New York Okulu” olarak isimlendirilen bir sanat akımının başlangıcı oldu. Günümüzün en ünlü elektronik müzik kompozitörlerinden Black Mountain Kolejli John Cage ile dostluğu hemen bu sergi sonrasındadır.

1952 yazında Rauschenberg beyaz tuvallerini boyamaya başladı. Birçok kişi bu tuvalleri ciddi bulmadılar. Üzerlerinde hiçbir görüntü yoktu. Düz beyaza boyanmışlardı. Rauschenberg bu çalışmaları masum, saf ve bozulmamış kavramlar olarak düşünüyordu.

Beyaz resimler ilk kez Black Mountain’in yemekhanesinde, John Cage’in “Theater Piece No. 1” adlı olayının kapsamında sergilendiler. Bu olay şiir, dans ve müzik gösterilerinin aynı anda ve bağımsız uygulanması idi.

Daha sonraki yıllarda sanat dünyasını oldukça meşgul eden, “The Happenings” adı verilen seyirciyi şaşırtan, o anda uygulanan dans, müzik, şiir, resim ve ışık gösterilerinin kaynağının, John Cage’ın Black Mountain Koleji’ndeki bu gösterisi olduğu gerçektir. Robert Rauschenberg’in yeni bir anlayışla gerçekleştirdiği siyah tuvalleri, düz ve dokusuz beyaz tuvallerinin aksine dokulu, kalın ve kabartmalıdır.

Rauschenberg, Susan Weil’den boşandıktan sonra, New York Sanat Ligi’nden arkadaşı Cy Twombly ile İtalya’ya gitti, kısa sürede parası tükenince Kazablanka’da bir inşaat firmasında çalışmaya başladı. Etraftan topladığı ip, kemik, çalı, çivi gibi malzemeleri bir araya getirerek heykeller, kutular yaptı. Heykellerini, kutularını ve birikmiş parasını da toparlayıp İtalya’va döndüğünde. Floransa’daki Çağdaş Sanat Galerisi’nde bunları sergiledi.

Bir sanat eleştirmeni bunların “psikolojik düzensizlikler” olduğunu ve nehre fırlatılıp atılması gerektiğini söyledi. Rauschenberg zaten paketlenmelerinin de oldukça güç olacağını söyleyerek bu öneriyi kabullendi ve hepsini nehre attı.

New York’a döndüğünde aylığı 10 dolara Fulton Sokağı’nda. balık pazarının yanında bir atölye tuttu, Aylık masrafları son derece azdı. Balık kutularına asfalt dökerek kendisine banyo küveti yapmıştı. Rauschenberg o günlerde 28 yaşında, tanınan fakat henüz yapıtları satılmayan bir New York sanatçısıydı.

Fulton Sokağındaki atölyesinde Rauschenberg yenilikçi resimlerine, kalın dokulu, tek renkli tuvallerine, değişik malzemeler kullanarak yaptığı kolajlarına devam etti, Iplerle bağlanan, taşlar ve sivri çivilerle donatılmış, döndürüldüğünde John Cage’in elektronik müziğini, Duchamp’ın estetiğini ve Alexander Calderin hareketli heykellerini andıran kutulardan objeler yaptı.

1953 sonlarında. 7 metre kağıdı bir birine ekleyerek yaptığı şerit üzerinden, John Cage’in tekerleklerini mürekkeple boyadığı Ford arabasını geçirerek “Otomobil Lastiği Baskısı” isimli gösterisini, sanat yapma olayı ile birleştirdi.

Aynı şekilde “Silgi ile Silinmiş de Koonig Çizim”i isimli olay-yapıt da birçok kişide şok etkisi yaratırken, bazıları tarafından da çok yaratıcı bulundu. Rauschenberg, de Koonig hayranıydı. Kendisinden bir yapıtını silmek üzere istedi ve aldı. Karakalem çizimi güzelce sildikten sonra en geleneksel şekilde sergiledi. Günümüzdeki kavramsal sanatın bu tür sanat olayları sonucu doğduğunu kabullenerek gerekir.

Robert Rauschenberg’in bir sonraki dönemi çeşitli kırmızı boyalarla yaptığı resimlerdir. Geleneksel renkler arası uyum, renk uyumu kavramı bu kırmızının tonları ile oyun oynanması sonucu renklerin kendileri ile uyum içinde olmalarına dönüşmüştür.

Robert Rauschenherg 1950’lerden be-rn ri resim, fotoğraf, kolaj, baskı, tiyatro, dans ve müzik gibi güzel sanatların her kolunda aktif olarak çalışmış ve yapıtlar vermiştir. Merce Cunnugham, Paul Taylor, Trisha Brown gibi ünlü modern dansçıların sahne dekor ve kostümlerini yapmış, onlarla aylar süren turnelere çıkmıştır.

1960 ve 70’li yıllarda litograf, ipek baskı, buruşturulmuş metal tabakalar, bunların üzerine fotoğraf basmalar, elektroniği sanatta kullanma ağırlıklı yapıtlar vermiştir. Paris’te George Pompidou Merkezi’ndeki “Oracle” ve Köln’deki Ludwig Müzesindeki “Soundings” bu dönemdendir. Yine bu dönemde yapıtları dünyanın belli başlı müzelerinde sergilenmiş, 1964 32. Venedik Bienal’inin büyük ödülünü kazanmıştır. Sayısız ödülleri, üniversitelerden fahri doktora payeleri vardır.

Robert Rauschenberg’in en güzel ve rengarenk cümbüşlü yapıtları çeşitli kültürlerin etkisi altında kalarak yaptıklarıdır. 1985 yılında sanat aracılığıyla barış ve dünya halkları dostluğu sağlamak amacı ile çeşitli ülkelere gitti. Rauschenberg Overseas Culture Interchange” RO d programı çerçevesinde Meksika, Şili, Venezuella, Pekin, Tibet, Japonya, Küba, Sovyetler Birliği, Berlin ve Malezya’yı gezdi, halklarıyla karıştı, videolar, fotoğraflar çekti, görüntü ve malzemeler topladı. Bu kültürlerden etkilendiği biçimde yapıtlar verdi. Her ev sahibi ülkede sergiler açarak yapıtlarını sergiledi ve müzelerine birer tane hediye etti.

Geçtiğimiz yaz Washington’daki Nati onal Galiery of Art, 50’ci yaşını kutlama gösterilerini Rauschenberg’in ROCI turnesindeki yapıtları ile başlattı. National Gallery of Art’da ilk kez, yaşayan bir sanatçı böyle onurlandırılmıştı.

Müzenin içinde bu reng karna valımsı sergi sunulurken, müzenin dışında da açık havada bir hafta boyunca halka Rauschenberg’in kostüm ve set dekorlarını, John Cage’in müziğini ve Trisha Brown’un koreografisini yaptığı “Astrai Convertible 11” isimli modern bale gösterilerinin dünya premier’i yapılmakta idi.

Serfiraz Ergun Argos Şubat 1992

ROBERT FRANK

Yayınlandı: Mayıs 8, 2010 / aVANT gARDE, Photography

Robert Frank 1959 yılında gerçekleştirdiği The Americans çalışması ile gelecek vadeden fotoğrafçılardan biri olarak anılmasına rağmen, kendini sadece fotoğraf alanında değil, avant-garde sinema alanında ispatlamış bir isimdir. 1928 İsviçre doğumlu olan Frank,1947 yılında göçmen olarak ABD’ye yerleşir. 1955 yılında ABD’yi baştan başa gezerek 687 makara film çeker. 1959 yılında bu çalışmadan derlediği 83 adet siyah beyaz fotoğrafı The Americas adlı kitabında yayınlar. The Americans adlı çalışma günümüzün Çağdaş Amerikan fotoğrafının baş yapıtlarından Kabul edilir, M.Ellen Mark, Elliot Erwitt, Diane Arbus gibi dikkat çekici olarak adlandırılan fotoğrafçıların çalışmalarında dolaysız bir biçimde izlerine rastlayabileceğimiz bir etki bırakır.

Frank’in gerçekleştirdiği çalışmanın kaynağına indiğimiz zaman 1937 yılında kurulan FSA Projesi ve Photo League’in fotoğraflarının etkilerini görebiliriz. Bu iki çalışmada 1929’deki büyük buhranın (ekonomik kriz) ardından Amerikan Sosyal yaşamına ışık tutan çalışmalar olarak karşımıza çıkmaktadır. Farm Security Administration, hükümet tarafından 1935 yılında ekonomik krizden etkilenen çiftçiler için kurulan yardım kuruluşudur. 1937 yılında kuruluş, bünyesine kattığı ona yakın fotoğrafçı ile çiftçilerin yaşam koşullarını belgelemeye yönelik bir proje başlatır. Roy Stryker adlı bir akademisyen başkanlığında, Arthur Rothstein isimli bir bilimsel fotoğrafçı, foto muhabirleri Carl Mydans, Walker Evans, Belgesel Fotoğrafçı Dorothea Lange ve ressam Ben Shahn tarafından örgütlenen topluluk, 1940’lı yılların ilk yıllarına kadar çalışmalarını sürdürür. FSA’nın karşılaştığı en büyük zorluk, Amerikan uygarlığı düşüncesine tamamen kökten bir biçimde farklı olan bir sınıf ve eylemi görüntülemeleridir.
Özellikle Amerikanın güney bölgesinde gerçekleştirdikleri çalışmalarında, hor görülen zenciler ve fakir beyazları görüntülerler. Çalışmanın ilk yılında daha politik bir yaklaşımla güçlükler görüntülenirken, 1938 yılında çekilen fotoğraflarda, kırsal yaşama dair daha olumlu ve ılımlı bir hava sezilmektedir. Hükümet adına çalışmalarından dolayı yaşanan bu biçimsel ve ideolojik değişime rağmen, gerçekleştirdikleri çalışmalar, Amerikan sosyal yaşamına farklı (hatta ideolojik) bir bakışın ilk örnekleri olarak ardından gelen yeni kuşak Amerikan fotoğrafçılarını etkilemiştir.

FSA ile hemem hemen aynı içeriksel parallelikte ancak bağımsız olarak kurulan Photo-League, bu yeni sosyal-belgesel tarzın gelişmesine öncülük etmiştir. Robert Frank’ın da bünyesinde bulunduğu birlik FSA’ya kıyasla daha radikal fotoğrafçılar tarafından oluşturulur. Birlik, 1936 yılından, “Komünist avı” esnasında dağıldığı 1951 yılına kadar gerçekleştirdiği toplantılar, sergiler ve workshoplar ile ismini duyurur. Paul Strand gibi fotoğraf tarihinin en önemli isimlerinden birinin de bünyesinde bulunduğu birlik, Aaron Siskind’in 1936 yılında gerçekleştirdiği Harlem Projesi sergisi ile ilk sergisini açar ve topluluk, Bresson ve Bravo’nun da dahil olduğu pek çok fotoğrafçının sergisini düzenler. Özellikle Bravo’nun çalışmaları ile başlayan metaforik eğilim, doğrudan Robert Frank’in çalışmalarına da yansır. Birlik çalışmalarını sokaklarda, iş yerlerinde ve yaşam alanlarında gerçekleştirir. Çekilen fotoğraflar canlı ve hareketli insan yaşamı ve karanlık fonlar ile kontrastlık oluşturan dışavurumcu etkiler içerir. FSA’nın statik fotoğraflarına kıyasla birliğin fotoğrafları dinamik ve politik öğeler içermektedir.

Frank’ın çalışmalarının, genel yapısı itibariyle, Eugene Smith’in temellerini attığı foto röportaj tarzının da izlerini taşımaktadır. Ancak, Frank ve Smith’in röportaj tarzları arasındaki temel fark söylem bağlamında karşımıza çıkmaktadır. Smith’in röportajları göz önünde bulundurulduğunda, söylemin eleştirel olmaktan çok, nesnesinin halinden anlayan naif çalışmalar olduğu gözlemlenmektedir. Frank’ın söylemi ise daha eleştireldir. Smith daha nesnel bir açıdan bakarken, Frank’ın fotoğrafları ise daha öznel bir yaklaşım ile izleyiciyi yönlendiren öğeler içerir, nesnesi ile empati kurar. Frank fotoğrafı soru sormak, belirsizlik uyandırmak ve görsel ikonları süslemek yerine onlarla tartışmak için kullanır. Frank’ın yaptığı çalışma, aynı zamanda 2. Dünya Savaşı-Vietnam Savaşı arası kültürel ve kurumsal değişimlere ışık tutar ve bize 60’lı yılların sonunda yaşanacak olan toplumsal hareketleri önceleyen izler sunar. Robert Frank’ın çalışmaları çağdaşı William Klein ile de benzerlik taşır. Fotoğraflarında geliştirdiği, estetik biçim karşıtı ve açık uçlu olarak adlandırılabilir. Her ikisi de Walker Evans’ın kariyeri ve görsel deneyimlerinden doğrudan etkilenmişlerdir.

Frank The Americans deneyiminin ardından Peru’ya gider. The Americans’ın getirdiği ticari başarının baskısından kurtulmak için giriştiği projesinde, önceki çalışmasında elde ettiği başarıyı yakalayamaz. Pek çokları fotoğrafı arka plana itip film işine yönelmesinin sebebi olarak bu gelişmeyi göstermiştir.

The Americans: İzlenim
Bu albümde Frank’ın sinemasal montajdaki becerisini, doğrudan fotoğraflarına yansıtmıştır. Kitabın yapısına baktığmız zaman da 83 fotoğrafın birbirini tıpkı bir metamorfoz içerisinde takip ettiğini gözlemlememiz mümkündür. Bir sayfadaki yol çizgisi diğer sayfada bayrağın üzerindeki çizgilere, başka bir bayrak üzerindeki yıldızlar diğer sayfada, bir parka üzerindeki yıldız şeklindeki ışıklara dönüşebiliyor. Frank’ın özellikle tercih ettiği motifler olarak, bayraklar, arabalar, şapkalar, mezarlıklar ve ölümle ilgili diğer işaretler kitabın bütününe yayılmıştır. Kimi zaman tek başına pek de etkili olmayan fotoğraflar, diğer fotoğraflarla ilişki içerisine girdikleri zaman etkili hale dönüşmüşlerdir. 1960’lardan, 1980’lere dek kitabın biçimsel yapısı Diane Arbus, Lee Friedlander, Mary Ellen Mark, Garry Winogrand, Bruce Davidson gibi isimlerin de albümlerinin biçimsel yapısını etkilemiştir. Frank’ın çalışmaları günümüzde de etkin bir biçimde varlığını sürdüren yeni-belgesel olarak adlandırılan akımın doğuşunda Edward Steichen’in öncülüğünde düzenlenen Family of Man sergisi ile birlikte etkili olmuştur.

© Fotograf Atölyesi
Editörler: Atila Cangır, Tuğba Kanlı İşçilik: Tuğba Kanlı Ustalar Kategorisi Metinler: Tolga Hepdinçler, Özgür Yaren, Tuğba Kanlı


Brechtian Blues diye tabir edilen türe mensup olan The Tiger Lillies grubu, pazarda 15 Alman Markına kırmızı bir şapka satan Rusların, cenazesi karanlık sularda kaybolmuş denizcilerin, evinizin döşemesine kusan kör Willy’nin, dövmeli adama asik sakalli kadinin, koyun siken homoseksuel hermafrodit Pakistan asilli Birmingham’li gunahkarin, albino cuceler, dans eden ayilar, tavuk basi isiran kizlar, bogazlarini yakan ates yiyiciler, salyangoz vucutlu oglanlar, elleri ve gözleri kanayan adamlar ve nicelerinin parcasi oldugu freakshow uyelerinin, pezevenginin dayaklarindan olusan morluklari vucudundaki dövmelerin gizledigi Lisa’nin, yasli kadinlari merdivenlerden asagi itip, bebekleri tekmelemekten zevk duyanlarin, cennette Joni Mitchell gibi sarki söyleyen Isa ve son derece ic bayici tanridan sikilanlarin, yuksek bir mevkiiden gelip tertemiz kiyafetler giymesine ragmen hic temiz hissetmeyen Soho çocugunun, her turlu normun disina atilmis cingenelerin, herseyi herseyi yakmayi seven kundakcilarin, yasli fahiselerin, hirsizlarin, pezevenklerin, tecavuzculerin, Isa`yi carmiha gererken bang bang bang civi cakanlarin, tirnaklarini yedigi icin parmaklari kesilen çocugun, surekli masturbasyon yuzunden derslerinden geri kalan otuzbirci jimmy’nin, ve daha bir suru kenarda kose kalmis karakterin, huzunlu korkunç vahsi komik grotesk teatral kirmizi mavi sarkilarini soyler…

Her dinleyişte rahatsiz olurum orgazmik bir keyfin yani sira…çingene hüzünlü vodvil coşkusu… Ancak eger palyaçolardan korkuyorsaniz onları sahnede izlemeye kalkişmayin..Malum, bir palyaçoyu sevmek kolay değildir acılı bir tat bırakır insanın ağzında…

Solist:Martyn Jacques

Davul:`James Joyce on Drum`diye nitelendirilen Adrian Huge

Kontrbas: Adrian Stout



Trio’nun fotografi ve  yukarida `Living Hell’ klibine gelince;San Francisco’lu fotoğrafçı
Mark Holthusen tarafindan çekilmiş.. Fotografcinin diger fotograflari icin buraya tıklayın..