‘cinema’ Kategorisi için Arşiv


Avrupa dijital kütüphanesi bulunması çok zor, nadir ve hatta basımı durdurulmuş kitaplardan, ulusal kütüphanelerde saklanan belgelere, sergi, harita, gazetelerden, müzik ve videolara ulaşabilmenizi sağlayan müthiş bir alan. Avrupa’daki Ulusal Kütüphanelerin arşivlerine göz atabileceğiniz bu dijikütüphaneye Ocak 2011’den itibaren Türkiye Milli Kütüphanesi arşivi de katıldı. Değerli el yazmalar, eski’meyen’ kitaplar ve belgeleri inceleyebilirsiniz.

2 yıl sonra keşfettiğimden kaybettiğim zamanı düşündükçe sagu yakmak geliyor içimden. Ancak deneyimlerime dayanarak söylemeliyimki; kendinizi kaybedeceğiniz, görünce heyecanlanacağınız belgeler içeriyor bu kütüphane. Buyrun giriş kartınız: http://www.europeana.eu/portal/

Reklamlar

VİCDAN VE HAKİKAT SİNEMASI

Yayınlandı: Temmuz 5, 2011 / cinema
Etiketler:

Kaliteli işlerle karşımıza çıkan bir sinema platformu bakınız.com. 17 Mart 2011’de gerçekleşen, sadece sinema üzerine değil diğer sanat dallarında da ‘vicdan tavrı’ üzerine yapılan Derviş Zaim röportajı mutlaka okunulası. http://www.bakiniz.com/dervis-zaim-vicdan-ve-hakikat-sinemasi-2/ linkine tıklayarak röportaja ulaşılabilir.



Türkiye’nin anayasa problemini çözen adam; Afşin Kum’un da içinde bulunduğu ve her geçen gün büyüyen çetenin yazılarının toplandığı blog. Çete elemanlarından bazıları şöyle; Murat Menteş, Ah Muhsin Ünlü, Alper Canıgüz, Emrah Serbes, Murat Uyurkulak, Fatih Altınöz. Heyecanlandıran ekibin tüm yazılarına buradan, anayasa probleminin çözümüne ise buradan ulaşabilirsiniz. Jodrefil okumalar!!


Yayınlandığı dönemlerde *1992-1998* çok genç olduğumdan mıdır bilinmez kendisinden geç haberdar olduğum, sahaflarda sorup sürekli olumsuz cevap aldığım pek kıymetli dergi: şizofrengi.. Tüm sayılarına buradan ulaşabilirsiniz, keyifli okumalar efendim..



Babil filmiyle dünyanın dört bir yanını dolaştıktan sonra çok yönlü, parçalı, geçişli anlatım tarzını yeterince ele aldığımı düşünmeye başlamıştım. Bugüne kadar yaptığım tüm filmler, farklı bir dilde, farklı bir ülkede çekilmişti. Babil’in çekimlerinde o kadar bitkin düşmüştüm ki, bir sonraki filmimi tek karakterli, tek bakış açılı, tek şehirde, tek anlatıcıyla ve kendi dilimde çekeceğime dair kendime söz verdim. Biutiful bugüne kadar yapmadığım bir şey, benim için keşfedilmemiş bir tür olan trajedide, anlatıyı karakterlerin belirlediği düz bir hikâye.

Müzikten bir benzetme yapmak gerekirse, Babil bir operaysa, Biutiful bir ağıttır. Ve buradayım işte. Bana göre Biutiful bu hayattaki kısa varlığımızın bir yansıması. Bir yıldızın parlayıp sönmesi kadar kısa olan varlığımız, ancak ölüme yaklaştığımızda kısalığını bize belli eder. Kısa süre önce kendi ölümümü düşündüm. Ölünce nereye gidiyoruz ve neye dönüşüyoruz? Uxbal’ın karşı karşıya olduğu zamana karşı bu azap dolu ve baş döndürücü yarış böyle bir şey. Bir insan hayatının son günlerinde ne yapar? Kendini yaşamaya mı, ölmeye mi adar? Ben ölüm hakkında bir film yapmakla ilgilenmiyordum, benim istediğim hayatımızı kaybetme durumu ortaya çıktığında bunun hayatımıza yansımasıyla ilgili bir film yapmaktı.

Benim için bir film, belirsiz bir şeyle başlar, bir sohbetin bir bölümü, araba camından bir anlık görünen manzara, bir ışık parıltısı ya da bazı müzik notaları. Biutiful 2006 yılında soğuk bir sonbahar sabahında başladı. Çocuklarımla birlikte kahvaltı hazırlıyorduk ve rastgele bir CD koyup Ravel sol majör piyano konçertosunu dinlemeye başladım. Birkaç ay önce aynı Ravel piyano konçertosunu, Telluride Film Festivali’ne Los Angeles’tan ailece arabayla giderken çalmıştım. Four Corners bölgesinin manzarası nefes kesicidir ve Ravel eseri bittiğinde iki çocuğum da aynı anda ağlamaya başladı. Bu eserdeki melankolik özellikler, hüzün duygusu ve güzellik onlara yoğun duygular yaşatmıştı. Çocuklarım buna bir türlü anlam veremiyordu. Sadece hissetmişlerdi. O sabah yeniden Ravel piyano eserini duyduklarında, ikisi de CD’yi kapatmamı istedi. Duygusal etkiyi ve müziğin onlara yaşattıklarını çok net hatırlıyorlardı. Aynı sabah kafamda bir karakter belirdi ve “Hola, benim adım Uxbal” dedi. Sonraki üç yıl boyunca hayatımı onunla geçirdim. Ne istediğini, kim olduğunu, nereye gittiğini bilmiyordum. Dünyayı hafife alan ve çelişkilerle dolu biriydi. Dürüst olmak gerekirse, onu nasıl sunacağımı ve hikâyesini nasıl bitireceğimi biliyordum. Evet, elimde başlangıç ve son vardı. Bir gün Barcelona’da el Raval bölgesinde dolaşırken her şey anlam kazandı. Uxbal’ın buraya ait olduğunu anladım.

Biutiful projesine başladığımdan bu yana, Uxbal rolü için aklımda hep Javier Bardem vardı. Başka hiç kimse o karakteri onun kadar iyi ortaya çıkaramazdı. Onsuz bu filmi yapamazdım çünkü bana göre sadece o Uxbal’dı. Yıllarca Javier ve ben birlikte çalışma girişimlerinde bulunduk. Onun karakterinin, bizi sette birleştirecek olan şey olduğunu düşündüm. Benim aktörlerle çalışma tarzım ve sürecim pek kolay değildir. Kendimi her projeye tamamen veririm ve aynı şeyi tüm aktörlerden beklerim. Mükemmellik ve mükemmellik olarak algıladığım şeyler konusunda takıntılıyım. Fiziksel ve duygusal olarak zor bir süreçtir. Javier’i projeye katmak aç ve susamışları bir araya getirmek gibiydi… ve ikimiz de ihtiyaçlarımızı gidermek istiyorduk. Javier hem olağanüstü bir oyuncu hem de eşsizdir. Bunu herkes bilir. Kendini olabildiğince hazırlar ve karakteri hakkında sürekli notlar yazar. Kararlı, yoğun ve mükemmellik konusunda takıntılıdır. Ancak Javier’i esas özel kılan şey, ağırlığı, içsel hayatı yansıtma konusunda güçlü yetenekleri sayesinde beyazperdedeki güçlü varlığı. Bu öyle öğrenilecek bir şey değil. Buna ya sahipsinizdir, ya da değilsinizdir.
Alejandro Gonzalez Inarritu

kaynak: http://hurarsiv.hurriyet.com.tr/goster/ShowNew.aspx?id=16886436

BIUTIFUL

Yayınlandı: Ocak 25, 2011 / Art, cinema
Etiketler:,


Kanaatimce gelmiş geçmiş en iyi ve en özgün yönetmenlerden biri; Alejandro González Iñárritu. Bu özel yönetmenin son ‘güzel’ filminin Türkiye’de gösterim tarihi 28 Ocak. Saniyede 24 kez tat almak için sabırsızlığın doruklarındayım. Nedeni de kült bir film izleyeceğimden en ufak bir kuşkum olmaması. Her ne kadar eleştirmenlerin sözlerine kulak asmayan biri olsam da ‘Şu ana kadar Iñárritu’nun en iyi filmi’ yorumundan etkilenmemek ve beklentilerimin en üst düzeye çıkması kaçınılmazdı. Altın Küre Ödüllerinde Yabancı Dilde En İyi Film adayı olan bu film ile Javier Bardem, Cannes’da En İyi Erkek Oyuncu ödülünü kazandı. Oscar ve BAFTA’da ise En İyi Yabancı Film ve En İyi Erkek Oyuncu dalında aday gösterildi.
Fragmanlarla ve filmin websitesindeki videolarla yetinmeye çalışan zavallı bendenizin beklemeye tahammülü geçen her saniye tükeniyor. Eminim filmi izledikten sonra yorumum şu olacak; “BU KADAR ‘BIUTIFUL’ OLUR BİR FİLM!!!

Söz konusu Javier Bardem olunca benim için hiçbir kelime yeterli olmuyor derdimi anlatmaya.. En iyisi Javier Bardem’in film hakkında sözlerine yer vermek:
“Alejandro’yla çalışmak bir onur ve ayrıcalık çünkü onun filmlerini çok beğeniyorum. Uzun süredir birlikte çalışmak istiyorduk, bu ‘Biutiful’ gibi özel bir filmde olduğu için ayrıca mutluyum. Çok yakın çalıştık, büyük bir maceraydı. Alejandro bu filmin dağa çıkmak gibi olduğunu söyledi, sürekli zirveye doğru yol aldığımız bir yolculuk gibi. Çok zor fakat o derece ödüllendirici… Inarritu bana bir rol değil, bir hayat tecrübesi önerdi. Ben de çekimlerin sürdüğü 5 ay boyunca bunu yaşadım. ‘Biutiful’, duygusal ve fiziksel açıdan çok zor ve yorucuydu.”

Zor bir hayatı olan ve en değerli varlıkları çocukları için çabalayan duyarlı baba Uxbal’ı canlandırdım. Bu rolün benim üzerimde derin bir etkisi oldu. Kanserden ölmek üzere olan bu adam geride çocuklarına olumlu, umut verecek ve hayatlarının ilerleyen dönemlerinde kullanabilecekleri bir şeyler bırakmak istiyor. Ama elinde ne var ki…

Biutiful’ bittikten sonra açıkça söylemeliyim ki kendimle gurur duydum. Bu gurur bir başarı kazanmaktan ötürü değil işi yaptığım içindi. İzleyenler üzerinde derin etkiler bırakacak güçlü bir film. Zaten amacımız da insanların kalbine ulaşmak…”


Hayal gücünün sınırı yok. Bu konuyu tartışmak yersiz. Ancak hayal gücünü bu kadar net, minimalist ve temiz biçimde somutlaştırmak, insanlara ulaştırmak ne büyük bir cevherdir! Gerek filmleri “Eternal Sunshine of Spotless Mind, The Science of Sleep, Be Kind Rewind..vs) gerek çektiği video klipler ve reklamları ile kendine hayran bırakan bir yönetmen Michel Gondry. Aşağıdaki kısa filmi, doğum günü hediyesi olarak ata binmeyi çok seven arkadaşı Karen için hazırlamış. Gondry ile arkadaş olmak ve selofondan yaptığımız denizde yüzmek istiyorum!!

The Science of Sleep ile aşağıda izleyebilme şansına erişeceğiniz “Three Dead People” kısa filmi arasında dikkatimi çeken ve sizinle paylaşmak istediğim benzerlikler var.Science of Sleep’in son sahnesinde Stephanie ve Stephane karakterleri kısa bir at gezintisi sonunda bir tekneye binerler. Ki ölen ruhların tekneyle diğer tarafa geçtiği söylentisi bilinir ve bu simge edebiyatta ve sinemada çoğu kez kullanılır. Sonuç olarak; gördüğü en minik şeyde intertextuality arayan bendeniz; rüya ile gerçeği ayıramayan karakterimizin öldüğünü kanısına varırım. “At gezintisi” sonucunda “ölüler diyarına” giden karakter ile “at ile gezmeyi seven” arkadaş için hazırlanan kısa filmin ismini Üç “ölü” İnsan olması ne hoş bir bağlantıdır!!!
Not: Bahsi geçen film öyle bir hayal gücü örneğidir ki; sadece izlenilmesi gereken üzerinde konuşulacağı zaman ise sözcüklerin işlevinin yetersiz kalacağı bir filmdir. Şiddetle tavsiye edilir.

ENTR’ACTE

Yayınlandı: Kasım 28, 2010 / cinema, Dada
Etiketler:, ,

Aylar önce, benim için çok önemli dadaist bir film olan Entr’acte ile ilgili bir yazı yazmıştım. Futuristika’da aşağıdaki metni görür görmez paylaşmak istedim. Buyrunuz efendim…

“1924 yılından gelen hayalet. İlk kez, Şanzelize’de Francis Picabia’nın “Relâche” isimli balesinin sahne aralarında gösterime girdi. Oyuncu kadrosu: Jean Borlin; Francis Picabia; Man Ray; Marcel Duchamp; Erik Satie; Marcel Achard; Pierre Scize; Louis Touchagues; Rolf de Maré; Roger Lebon; Mamy; Georges Charensol; Mlle. Friis.

Zaten bale gösterimi ilk denemede yapılamayınca tekrar gösterime girecek mi diye sıkıntılar yaşanmıştı. Sansür engel olacak mi vs? Filmde ise René Clair, dadaist bir fotomontaj çabasıyla, saf sinema derdine düşmüş. Marcel Duchamp ve Man Ray satranç oynuyorlar, Erik Satie ve Francis Picabia gözüküyor bazı sahnelerde, birbiriyle ilgisiz gibi gözüken sahneler geliyor arka arkaya. Clair filmi “görsel gevezelik” olarak nitelemiş, güzel. Dada/Sürrealist filmlerin bazıları sanat tarihi öğrencileri haricinde kimsenin ilgisini çekmeyecek düzeyde olabilir, ancak bu film, 22 dakikalık görsel bir zihin akışı. Keyifli.

Orjinal gösterimde, Satie ve Picabia çatıda topu patlattıklarında, balenin üvertürü giriş yapmış derler. Uzatmayalım, dönemin dada/sürrealist ekibinin los galakticos’undan geliyor…”


Kalkedon sokaklarında her adımımda özlem gideriyorum sarmaşıklar kentimle.. Doğduğum şehirde bana beyaz bir tavşan kılavuzluk ediyor.. Her seferinde, nedenini bilmeden onu takip ediyorum.. O kadar eminim ki karşıma hoşuma gidecek, enteresan şeyler çıkaracağından.. Yanıma ‘zaman makinemi’ almayı ihmal etmiyorum. Witkin ‘not defteri’ olarak tanımlarken insanlar ‘fotoğraf makinesi’ olarak adlandırıyor onu. İçime deniz kokusunu çekerken, fonda minik parmakların neşeli, aynı zamanda insanın içine işleyen melodisi çalıyor. İşte beyaz tavşan yine yaptı yapacağını!!Bu minik parmaklar, şehrin ruhuna anlam katarken bir yandan Cioran’ın “bu dünyayı adaletsizlik yönetir” sözünü doğruluyor.. Samimiyet, neşe aynı zamanda adaletsizliğin ezgileri süzülüyor boşlukta hafızalardan çıkmamak üzere ..11 yaşındaki ‘büyük çocuğun’ darbukasında “BENİ DİNLE, BENİ GÖR, BENİ UNUTMA!” yazıyor…. Hala dinliyorum, görüyorum ve unutmuyorum..

Beyaz tavşan sadece Kalkedon’da değil; farklı diyarlarda da sürprizler yapıyor bana.. Bense bu sürprizleri hafızaya kaydedip aradan zaman geçince sayfaları karıştırıyorum.. Birkaç sene önce masamın üzerinde “BENİ İZLE” yazan iki DVD buldum. İlki; Kayıp Otoban, ikincisi ise; Fil Adam idi. Her ikisinin de yönetmeninin David Lynch olması hiç tesadüf gibi durmuyordu!!


Hafızamda yer eden ve unutmak istemeyeceğim anların tadına tekrar varmak ya da çevremdekilerle paylaşmak için genellikle zaman makineme başvururum. (Aslında şu anda yaptığım tam da bu.) Oysa David Lynch’in kült filmi Kayıp Otobanda Fred Madison karakteri zaman makinesinden adeta kaçar. Çünkü o, olayları istediği gibi hatırlamayı sever. Gerçeklerden kaçmak için hafızası kendi kamerasıdır artık.. Her izlediğinde insanın karmaşayı çözmek için yeni bir ipucu bulduğu bir yandan da anlamadığının daha da farkına vardığı David Lynch filminde neden baş karakterimizin kameradan hoşlanmadığını Ara Güler’den öğrenelim: “Fotoğraf tarih olayıdır. Tarihi zaptediyorsun. Bir makine ile tarihi durduruyorsun”. Filmde karakterin karısını öldürdüğü gerçeği ‘kamera ile belgelenirken’, olayları hatırlama süreci ise; psikolojik dengesizliğinden kaynaklanan gerçekdışılıkla, ‘kendi yarattığı biçimde’ karşımıza çıkar. Gerçekleri istediğimiz şekilde yorumlamak, hatırlamak istemek sadece Fred’e özgü mü? Hepimiz yapmıyor muyuz bunu? Olmak istediğimiz karakterlerin/hayallerin peşinde hayat ‘otoban’ında ‘kayıp’ olmuş ruhlarız hepimiz. ‘Güzellik takıntılı’ minik dünyacıklardan oluşan bir ortamda boğulan bireyleriz.. Devamlı ötekileştiren, ayıran, ayrıştıran ve yalnızlaştıran nitelikte bir mantık egemen topluma. Hanımefendiler ellerinde yelpazeler masumiyeti ve samimiyeti kovarak serinliyor..

Hepimiz ruhsal ucubelerden oluşan ve uzun süredir rüya gören dünya vatandaşlarıyız. Freud’a göre kişi arzusunu gerçekleştirdiği sürece rüyasından uyanmaz.. Ne zaman Fred Madison gibi gerçek suratımıza tokat gibi çarpacak, işte o zaman kendimiz olacak ve aynaya baktıkça bedeninden uzaklaşan John Merrick’in hissettiklerini anlayacağız. Sonumuz Fred’le aynı olacak: metamorfoz sonrası gerçek hayata -idam sandalyesine döneceğiz.. Ruhsal olaraksa Merrick’den daha korkunç bir gelecek bekliyor bizi: Aynaya baktıkça ruhlarımızdan uzaklaşacağız..

Cansu BAYRAM
kaynak: http://www.6gendergi.com EKİM SAYISI