‘Philosophy’ Kategorisi için Arşiv


Avrupa dijital kütüphanesi bulunması çok zor, nadir ve hatta basımı durdurulmuş kitaplardan, ulusal kütüphanelerde saklanan belgelere, sergi, harita, gazetelerden, müzik ve videolara ulaşabilmenizi sağlayan müthiş bir alan. Avrupa’daki Ulusal Kütüphanelerin arşivlerine göz atabileceğiniz bu dijikütüphaneye Ocak 2011’den itibaren Türkiye Milli Kütüphanesi arşivi de katıldı. Değerli el yazmalar, eski’meyen’ kitaplar ve belgeleri inceleyebilirsiniz.

2 yıl sonra keşfettiğimden kaybettiğim zamanı düşündükçe sagu yakmak geliyor içimden. Ancak deneyimlerime dayanarak söylemeliyimki; kendinizi kaybedeceğiniz, görünce heyecanlanacağınız belgeler içeriyor bu kütüphane. Buyrun giriş kartınız: http://www.europeana.eu/portal/

Reklamlar

Bugün Zafer Yalçınpınar’ın elime tutuşturduğu ‘define haritası’ bakın ne ile karşılaşmamı sağladı: 31 Mayıs 2011 tarihinde gerçekleşen ‘Füsun Akatlı Sempozyumu’ndan kayıtları dinlemek isteyenler http://www.archive.org/details/FusunAkatliSempozyumu-FelsefePenceresinden linkine tıklayabilirler. Konuşmacılar: Prof. Dr. Ahmet Arslan, Prof. Dr. Kurtulus Dincer, Dr. Oruc Aruoba.

kaynak:kuzeyyildizi



Türkiye’nin anayasa problemini çözen adam; Afşin Kum’un da içinde bulunduğu ve her geçen gün büyüyen çetenin yazılarının toplandığı blog. Çete elemanlarından bazıları şöyle; Murat Menteş, Ah Muhsin Ünlü, Alper Canıgüz, Emrah Serbes, Murat Uyurkulak, Fatih Altınöz. Heyecanlandıran ekibin tüm yazılarına buradan, anayasa probleminin çözümüne ise buradan ulaşabilirsiniz. Jodrefil okumalar!!


Yayınlandığı dönemlerde *1992-1998* çok genç olduğumdan mıdır bilinmez kendisinden geç haberdar olduğum, sahaflarda sorup sürekli olumsuz cevap aldığım pek kıymetli dergi: şizofrengi.. Tüm sayılarına buradan ulaşabilirsiniz, keyifli okumalar efendim..

VE ADORNO ŞÖYLE BUYURDU:

Yayınlandı: Ekim 28, 2010 / Philosophy
Etiketler:

Biz canlıların cehennemi gelecekte var olacak bir şey değil. Eğer bir cehennem varsa burada, çoktan aramızda; her gün içinde yaşadığımız, birlikte, yan yana durarak yarattığımız cehennem. İki yolu var acı çekmemenin: Birincisi pek çok kişiye kolay gelir: Cehennemi kabullenmek ve görmeyecek kadar onunla bütünleşmek. İkinci yol riskli; sürekli bir dikkat ve eğitim istiyor; cehennemin ortasında cehennem olmayan kim ve ne var, onu aramak ve bulduğunda tanımayı bilmek, onu yaşatmak, ona fırsat vermek..

MINIMA MORALIA

Yayınlandı: Ekim 28, 2010 / Art, Literature, Philosophy
Etiketler:

51
Aynanın arkasına.
— Yazarlar için bir ilk uyarı: Her metinde, her parçada, her paragrafta, ana motifin açıkça ortaya çıkıp çıkmadığına bakılmalı. Birşey anlatmak isteyen kişi anlatmak istediği şeye kapılıp gider ve üzerinde düşünmez olur. Niyetine fazlaca yakın durduğu, “düşüncelere dalmış” olduğu için, söylemek istediği şeyi unutmuştur.

Hiçbir düzeltme, denenmeye değmeyecek kadar küçük veya önemsiz değildir. Yapılacak yüz değişikliğin her biri, kendi başına, aşırı titizlenme ve kılı kırk yarma çabası gibi görünebilir; topluca, metni bambaşka bir düzeye çıkarmaları mümkündür.

Metni kısaltmaktan kaçınmamak, atılan cümlelere hiç acımamak gerekir. Yapıtın uzunluğu önemsizdir, kağıda dökülenlerin miktarının yetersiz olduğu kaygısı da çocukça. Hiçbir şey, sırf varolduğu için, sırf yazılmış olduğu için değerli olamaz. Aynı düşüncenin çeşitlemeleri gibi duran cümleler, çoğu zaman, yazarın henüz tam hakim olamadığı bir şeyi kavramaya yönelik farklı çabaların anlatımıdır. O zaman en iyi formülü seçmek ve daha da geliştirmek gerekir. Kurgunun gerektirdiği durumlarda düşünceleri, hatta doğurgan olanları bile bir yana atmak yazı tekniğinin önemli bir yönüdür. Bunların zenginlik ve canlılığı, o sırada yüze çıkamamış olan başka düşüncelere yarayacaktır. Tıpkı sofradayken son kırıntıları yemekten ve bardağın dibini içmekten kaçınmaya benzer bu. Aksi halde insanın yoksul olduğunu düşünürler.

Klişelerden kaçınma çabası, bayağı bir işvebazlığa düşmek istemiyorsak eğer, sadece sözcüklerle sınırlı tutulmamalıdır. On dokuzuncu yüzyılın büyük Fransız düzyazısı bu türden bayağılıklara karşı çok duyarlıydı. Tek sözcük nadiren kaba veya sıradandır – tıpkı müzikte de tek tek notaların aşınma veya bayatlamadan muaf olması gibi. En çirkin klişeler, Karl Kraus’un teşrih masasına yatırdığı o sözcük bileşimleridir: Tağyir ve tebdil etmek; afıyet şekerbal olsun; hayırlı uğurlu olsun. Bu türden sözlerde, bayat dilin ağırlaşmış, bulanık akıntısı, yazarın cümlelerinin kesinlik ve hassaslığıyla bir noktada durdurulup süzülmek yerine, amaçsızca sağa sola yayılıp durur. Sadece sözcük bileşimleri için değil, daha büyük biçim bütünlüklerinin kurgusu için de geçerlidir bu. Örneğin bir diyalektikçi, düşünce silsilesinin dönüm noktalarını belirtmek için her durgudan sonra “Ama” sözcüğüne başvuruyorsa eğer, yazısının edebi şeması düşüncesinin şematik olmayan çıkış noktasının hakkını veremiyor demektir.

Çalılık, girilmez hasbahçe değildir. Sadece kendi kendini anlamanın rahatlığından doğan bütün karmaşıklıkları temizlemek gibi bir yükümlülüğü vardır yazarın. Konunun derinliğine uygun düşen sıkı örgülü bir üslup yaratma isteğini bulanık ve özentili bir savrukluğa kapılma eğiliminden ayıran çok belirgin bir çizgi yoktur: Kuşkucu sondajlara her zaman yer olacaktır. Özellikle kalıplaşmış sağduyuya ödün vermek istemeyen yazarın aslında çok sıradan olan düşünceleri üslubun dantelleriyle örtmekten kaçınması gerekir, Locke’un yavanlıkları, Hamann’ın bulanıklıklarının mazereti olamaz.

Bitmiş metnin, ister uzun ister kısa, uyandırdığı en hafıf kuşku ve tatsızlık duygusu bile görünüşteki önemiyle orantısız bir biçimde ciddiye alınmalı. Metne duygusal bağlılık ve kibir çoğu zaman her türlü ilke ve tartının unutulmasına yol açar. Minicik bir kuşku diye kafamızdan savdığımız şey, bütünün nesnel değersizliğinin belirtisidir belki de.

Echternach dans alayı, Dünya Tininin yürüyüşü değildir;2 diyalektiği temsil etmenin yolu da sınırlılık ve temkinlilik olamaz. Tersine, aşırılıklar aracılığıyla ilerler diyalektik: Düşünceyi sınırlandırmak yerine, gözükara bir tutarlılıkla kendi karşıtına dönüştüğü uç noktaya kadar götürmekle ilerler. Bir cümle içinde fazla risk almaktan bizi alıkoyan şey genellikle sadece bir toplumsal kontrol etkenidir: Aptallaştırıcıdır.

Bir metne, bir ifadeye “fazla güzel” olduğu gerekçesiyle sık sık yöneltilen itirazlar da kuşkuyla karşılanmalı. Anlatılan konuya duyulan saygı, hatta acı karşısında duyulan saygı, ola ki insanlığın maruz bırakıldığı alçalmanın şeyleşmiş dildeki izlerine katlanamayan bir yazar karşısında duyulan kızgınlık ve hasetin de kılıfı ve rasyonalizasyonudur. Utançsız bir varoluş hayali de -ki dil tutkusu da hala bu hayale tutunmaktadır, onu içerik olarak resmetmesi imkansız bile olsa- hunharca boğazlanır böylece. Yazarın güzel ve yeterli anlatım arasında hiçbir ayrım yapmaması gerekir; böyle bir ayrımı ne kendi düşünsel dünyasında hoş görmeli, ne de eleştirmenden böyle bir yardım ummalıdır. Ne demek istediğini tam olarak anlatabilmişse güzel yazmıştır. Güzellikten başka amacı olmayan güzel anlatım hiç de “fazla güzel” değildir: Dekoratiftir, sanatkaranedir, çirkindir. Ama işlenen konuya diğerkamca hizmet etmek gerekçesiyle anlatımın anlığını ihmal eden kişi mutlaka konuya da ihanet etmiş demektir.

Gerektiği gibi yazılmış metin örümcek ağına benzer: Gergin, eşmerkezli, saydam, sıkı örgülü. Uçuşan her şeyi kendine çeker. Arasından geçmeye çalışırken ağa yapışıp kalan metaforlar, onu besleyen avlardır. Konu ve malzeme kendiliğinden ona doğru kanat çırpıyordur. Bir tasarımın gücü ve doğruluğu, bir alıntının başka bir alıntıyı davet etmesini sağlayıp sağlayamadığıyla ölçülebilir. Eğer düşünce tek bir gerçeklik hücresini bile açabilmişse, öznenin dıştan müdahalesine gerek kalmadan. öbür hücrelere de nüfuz etmesi beklenir. Nesnesiyle gerçekten ilişki kurabilmiş olduğunun ilk kanıtı, çok geçmeden çevresinde başka nesnelerin de billurlaşmasıdır. Kendi özgül konusuna yönelttiği ışık altında başka başka konular da parıldamaya başlar.

Yazar, bir ev kurar metninde. Kağıtları, kitapları, kalemleri ve evrakları bir odadan ötekine taşıyıp dururken yol açtığı kargaşanın aynısını düşüncelerinde de yaratır. Kah memnun kah huzursuz, içine gömüldüğü eşyalardır bu düşünceler. Onları şefkatle okşar, kullanır, eskitir, karıştırır, yerlerini değiştirir, tahrip eder. Artık bir yurdu kalmamış kişi için yaşanacak bir yer olur yazı. Orada, tıpkı vaktiyle baba evindeki gibi, çöp ve lüzumsuz eşyanın da birikmesi kaçınılmazdır. Ama şimdi bir kilerden veya sandık odasından yoksundur ve zaten bu artıklardan ayrılmak da kolay değildir. O da, sonunda sayfaları hep ıvır zıvırla doldurmak pahasına, odadan odaya sürükleyip durur bunları. Kişi, kendine acıma duygusuna yenik düşmemek için bir teknik zorunluluğa da dikkat etmelidir: Zihinsel gerilimin gevşeme olasılığına karşı her zaman uyanık olmak ve yapıtın üzerinde kabuk bağlamaya veya hedefsizce oraya buraya sürüklenmeye başlamış her şeyi atmak – üstelik, şimdi yavan ve cansız biçimde ortalıkta dolaşan bu artıkların geçmişte, bir tatlı dedikodu gibi, büyümeyi kolaylaştıran o sıcak atmosferi beslemiş olduğunu bile bile. Sonunda, yazara kendi yazılarında bile yaşanacak yer kalmamıştır.

52
Leylek de bebekleri oradan getiriyor.
— Masallarda her insan için bir ilksel imge vardır, yeterince aranırsa bulunur. Şu dilber, tıpkı Pamuk Prenses’teki Kraliçe gibi, en güzel ben miyim diye soruyordur aynaya. Ömründe bir an bile huysuzluk ve titizlenmekten vazgeçemeyen cadaloz, boyuna “o kadar tokum ki, tek yaprak istemem, mee, mee” diye meleyen keçinin burnundan düşmüş gibidir. Gailelerden beli bükülmüş ama yine de neşesi kaçmamış şu yaşlı adam, ormanda odun toplarken İyi Prens’e raslayıp da tanıyamayan ama ona yardım ettiği için cömertçe ödüllendirilen ihtiyar kadını anımsatır. Bir başkası da talihini aramak için delikanlılık çağında evinden ayrılmış, pek çok devin sırtını yere getirmiş, ama sonunda New York’ta belasını bulmuştur. Bir genç kız tıpkı Kırmızı Şapkalı Kız gibi büyükannesine bir parça kek ve bir şişe şarap getirmek için şehrin beton ormanına dalar, bir öteki de aynı yıldızlı gümüş paraları olan kızın masumluğuyla soyunup erkeklerin yatağına girer. Aynı zamanda güçlü hayvan ruhu da taşıdığını sezen zeki bir adam, arkadaşlarıyla birlikte onu da bekleyen kötü kaderden kaçmak ister, Bremen müzik topluluğunu kurar, onları haramilerin mağarasına götürür, orada kurnazlığıyla sahtekarların üstesinden gelir ama tam o noktada eve dönme isteğine yenilir. Kurbağa Kral, iflah olmaz bir züppe, özlem dolu gözlerini Prenses’e dikmiş, kendisini kurtaracağı günü boşuna bekliyor.
53
Akıllının ahmaklığı.
— Schiller’in dil tavrı, alt sınıflardan gelip de ilk kez girdiği kibar topluluk içinde ne yapacağını şaşıran ve sesini duyurmak için avaz avaz bağıran gencin durumunu getirir akla: Gücün ve saygısızlığın karışımı. Almanlar tumturaklı söylevciliği Fransızlardan almışlar ama provayı birahanede yapmışlardır. Sınırsız ve giderilmesi imkansız talepleriyle bir horoz gibi kabaran küçük burjuva, sahip olmadığı bir iktidarla kendini özdeşleştirirken, mutlak tin ve mutlak dehşete varacak kadar ileri gider. Bütün idealistlerin ortak özelliği olan ve insanlığın tümünü içermeye yönelen fazlaca görkemli yücelikle -yaşıyor olmaktan başka özelliği olmayan küçük şeyleri canavarca ezmeye her zaman hazır bir yücelik- burjuva şiddet adamlarının kaba gösterişçiliği arasında çok yakın bir işbirliği vardır. Tinsel devlerin vakur duruşu, boş kahkahaya, patlamaya ve vurup kırmaya yatkındır. Büyük harfle Yaratış derken, benliklerini şişirmeye ve bütün sorunları küçültmeye yarayan o zorlayıcı istenci kast ediyordur bunlar: Pratik aklın önceliğinden teori nefretine giden yol her zaman bir adımlıktı. Düşüncenin bütün idealist devinimlerine içkin bir dinamiktir bu: Hegel’in dinamiği yine kendisiyle düzeltme yolundaki sınırsız çabası bile o dinamiğe yenik düşmüştü. Dünyayı bir ilkeden çıkarsama isteği, iktidara direnmek yerine onu gaspetmek isteyen kişinin tutumudur. Nitekim Schiller de öncelikle gaspçılarla ilgiliydi. Klasik bir tanrılaştırma örneği olan doğa üzerinde egemenlik düşüncesi. kaba ve aşağı olanın kendine tuttuğu bir aynadır, onu zorlu bir olumsuzlama içinden kendine gösteren bir ayna. İdealin hemen arkasında hayat durur. Elysium’un gül bahçelerinin kokusunu anlatan sözler, tek bir gülün kokusundan alınan zevke indirgenemeyecek kadar ihtişamlıdır ama daha çok bir müsteşar odasının sigara kokusunu çağrıştırır. Arka planda duran çok duygulu dolunayın asıl modeliyse sınavlara çalışan öğrencinin cılız gaz lambasıdır. Kudrete özenen zaaf, yükseldiği söylenen burjuvazinin düşüncesini ideolojiye teslim etmişti – daha sınıfın istibdata karşı esip yağdığı dönemde bile. Hümanizmin en gizli, en iç odasında, onun asıl ruhunu oluşturan kudurmuş bir mahpus dönenir durur: Sonradan Faşist adını alarak dünyayı da bir hapisaneye çevirecektir.

54
Haydutlar.
— O Kantçı Schiller, Goethe’ye oranla hem çok daha sağduyusuzdur, hem çok daha duyusal: Hem çok daha soyut, hem de cinselliğin elinde oyuncak. Seks, hemen karşılanması gereken bir istek olarak, her şeyi bir eylem nesnesine indirger ve böylece birbirine eşitler. “Amalia, çetenindir!” – Louise de bu yüzden sade suya tirit bir çorba gibi yavan kalacaktır.’ Casanova’nın kadınları -ki çoğu zaman adları yerine sadece harflerle amlmaları nedensiz değildir- birbirinden ayırt edilemez; Sade’ın mekanik aletinin nağmelerine uygun olarak çeşitli piramitler oluşturan kadın fıgürleri de öyle. Bu cinsel kabalıkla, ayrım yapmayı engelleyen bu hamlıkla ilintili bir şey, Idealizmin büyük spekülatif sistemlerinin de enerji kaynağıdır: Bütün zorunluluklara meydan okurken Alman zihniyle Alman barbarizmini birbirine zincirlemiştir. Ancak papazların tehditleriyle kontrol altında tutulabilen köylü açgözlülüğü, tıpkı askerlerin ele geçirdikleri köyün kadmlarına yaptıkları gibi, yoluna çıkan her şeyi hoyratça en asgari özüne indirgemeye hakkı olduğunu metafizikle ilan etmektedir. Hiçbir düşünce izi taşımayan o safeylem istenci,2 tecavüzün yukardaki yıldızlı gökyüzüne yansıtılmış imgesi olabilir ancak. Oysa insanların ve eşyanın kendilerini tam olarak ortaya koymalarını sağlayan o uzun, düşünceli ve dalgın bakışta, nesneye yönelen ihtiras her zaman bir kırılmaya uğramıştır. Hakikatin verdiği sevincin kaynağı, şiddetsiz bir seyrediş ve düşünüştür ve bakan kişinin nesneyi tümüyle kendi içine almadığını varsayar: Mesafeli bir yakınlık. Adelheid, Klarchen ve Gretchen, onları el değmemiş bir tarihin imgelerine dönüştüren o dupduru ve zorlanmamış dille konuşabilmişlerse, bunun tek nedeni, psikanalizin herhalde “yıkıcı bir karakter” olarak tanımlayacağı Tasso’ nun prensesten korkması ve dolaysız temas imkansızlığinın uygar bir kurbanı olmasıdır.3 Goethe’nin kadınlarından yayılan o dirimsel duygunun bedeli, geri çekilme ve kaçak davranışlardı; üstelik sadece düzenin zaferi karşısında teslimiyetçi bir tavra da indirgenemez bu. Mutlak karşıtı, şehvetle soyutlamanın birliğini simgeleyen Don Juan’dır. Kierkegaard, Don Juan’da şehvetin bir ilke olarak kavrandığını söylerken, şehvetin sırrına da dokunmuş oluyordu. Şehvetin sabit bakışında, kendi üzerinde düşünmeye başlayana kadar, kendi negatifi olan düşüncenin mutlak egemenliğinde de uğursuzca ortaya çıkan o anonimlik ve mutsuz genellik vardır.

55
Cüretkarlığımı bağışlayın.
— Schnitzler’in Atlı Karınca1 adlı oyununda, yumuşak ve şefkatli hareketlerle yanaşmaya çalıştığı cilveli yosmadan şu cevabı alır şair: “Hadi ordan! Oturup biraz piyano çalsana sen!” Yapılan teklifi pekala anlıyor, ama aşırı bir direnç de göstermiyordur. Toplumsal ya da psikolojik ketlenmelerden daha derindedir tepkisinin kaynağı. Çok eski bir soğukluğu açığa vurur: Dişi hayvanın, ona acıdan başka bir şey vermeyen çiftleşme ediminden duyduğu korku. Görece geç bir kazanımdır haz, bilinçten pek eski değildir. Hayvanların öyle efsunlanmış gibi karşı konulmaz hareketlerle çiftleşmesini izleyen kişi, “mutluluk solucanındır” sözünün idealist bir yalan olduğunu hemen anlar; en azından dişiler için böyledir bu, esir gibi maruz kalırlar aşka, bir şiddet eyleminin nesnesidirler. Bunun silik de olsa bir anısı, kadınların, en çok da küçük burjuva kadınların bilincinde, geç endüstriyel çağa kadar sürüp gelmiştir. Uygarlaşma sürecinde fıziksel acı ve korkunun dolaysız biçimi aşılmış olsa da eski yaralanmanın anısı silinemiyordur. Toplum, kadının teslimiyetini bir kurban ayini olmaktan çıkarıp özgürleştirirken bir yandan da her defasında yine aynı deneyime mahküm eder onu. Eğer tümüyle duyarsız değilse hiçbir erkek, öksesine düşürmeye çalıştığı çaresiz kızın direncindeki o belli belirsiz haklılık anını görmezden gelemez.

Ataerkil toplumun kadına bıraktığı tek imtiyaz: Reddetmenin anlık zaferini yaşadıktan sonra, ikna olup faturayı ödemekten başka çaresi yoktur. Kadın, verici olarak. başından beri “aldatılan” durumunda olduğunu biliyordur. Ama kendini vermekten kaçındığında daha da kötü duruma düşecektir. Wedekind’in bir oyununda, genelev sahibesinin yeni kızlardan birine verdiği öğüt de bunu anlatır: “Bu dünyada mutlu olmanın tek yolu vardır: Başkalarını olabildiğince mutlu kılmaya çalışmak.” Mutluluk deneyiminin koşulu, kişinin kendini sınırsızca savurmaya hazır olmasıdır ki, buna da ne kadının arkaik korkusu, ne de erkeğin kibri ve küstahlığı izin verir. Mutluluğun yalnız nesnel imkanı değil, öznel hazırlığı da ancak özgürlük içinde elde edilebilir.

56
Soyağacı araştırması.
— Ibsen ile Struwwelpeter arasında derin bir bağ vardır. On dokuzuncu yüzyılın fotoğraf albümlerinde bir ailenin bütün üyeleri arasındaki donmuş benzerliği anımsatan bir yakınlıktır bu.1 Rahat-durmayan-Philipp aslında Hortlaklar’ın ta kendisi değil midir: Bir aile dramı. Ve o “Sofrada annenin sessiz bakışı / üstündeydi herkesin” dizeleri, tam da banka müdürünün karısı Frau Borkmann’ın yüzündeki ifadeyi anlatmaz mı? Çorbacı-Kaspar’ın eriyip gitmesinin nedeni. atalarından kalan günahlar ve suçluluk duyguları değil de nedir? O halk düşmanı Dr. Stockmann, kötü-kalpli Frederich’e acı ama etkili bir ilaç veriyor ve o da kazciğerini köpeğin yemesine ses çıkarmıyordur. Elinde-kibritlerle-danseden-Pauline, denizden gelen kadının kızı Hilde Wangel’in rötuşlu bir fotoğrafıdır, üvey annenin kızı evde tek başına bıraktığı gün çekilmiş bir fotoğraf; ve kilise kulesinin üstüne konmuş olan Uçan-Robert de şimdi onun yapı ustasıdır. Başında-kavak-yelleri-esen-Hans’ın güneşten başka bir isteği var mıdır? Onu suya girmeye razı eden de Küçük Eyolfun Elimakaslı Terzi’yle akraba olan Fare-Kadını değil midir? Oysa bugünün ciddi şairi, resimli çocuk kitaplarını kendi kocaman mürekkep hokkasına daldıran ve böylece kararttıktan sonra da uyarılmış kuklalara dönüştürdüğü bu imgeleri yargılamaya girişen Koca-Nikolas’ı örnek alıyor kendine.

57
Kazı.
— Ibsen’in izleklerinin artık gününü doldurmuş ve eskimiş olduğu söyleniyor. Altmış yıl önceyse aynı seslerin Nora ve Hortlaklar’ın modernist yozluğuna ve ahlak dışı aşırılığına yönelttiği itirazlar işitilmekteydi. Ibsen, o sert ve yıkıcı burjuva, öfkesini topluma kusuyordu – üstelik kendi uzlaşmazlığı ve idealleri de o toplumun kurucu ilkesinden türemişti. Tantanalı ama kalıcı bir anıt yarattı: Halk düşmanını yuhalayan sağlıklı çoğunluğu betimleyen bir anıt; ama bu tabloyu hala tatsız buluyor o çoğunluk ve üstünde çok durmadan günün acil işlerine geçiyor. Makul insanların başkalarının davranışlarını makul bulmamakta birleştiği her durumda, çözülmeksizin ertelenmiş bir sorunun, acılı bir yara izinin bulunduğundan emin olabilıriz. Kadınların durumunda da geçerlidir bu. “Eril” liberal rekabetçi ekonominin çözülmesi, kadınların erkeklerden ne daha fazla ne daha çok bağımsızlığa sahip oldukları maaşlı işler sektörüne katılmaları, ailenin büyülü aylasının silinmesi ve cinsel tabuların gevşemesi sonucunda bu sorun, en azından görünürde, eski “acilliğini” gerçekten yitirmiştir bugün. Öte yandan. geleneksel toplumun sürüp gitmesi de kadınların özgürleşmesini içten içe çarpıtan bir etkendir. İşçi hareketinin yaşadığı çürümenin en açık belirtilerinden biridir, bunun farkına varamaması. Kadınların gözetim altındaki bütün etkinliklere kabul edilmesi, sürüp giden insanlıktan çıkarılmalarını gizlemektedir. Büyük sermayenin denetimindeki örgütlü iş alanlarında da devam ediyordur ailedeki konumları: Birer nesnedirler. Kadınların sadece sefil iş günlerini ve endüstriyel bir dünyanın ortasındaki ev-içi emeğin koşullarıyla anlamsızca kısıtlanmış ev yaşamlarını değil, kendilerini de düşünmemiz gerekir. Gönüllü olarak, karşıt yönde herhangi bir dürtü taşımaksızın, egemenliği yansıtmakta ve onunla özdeşleşmektedirler. Erkek toplumu, kadınların ezilmesi sorununu çözmek şöyle dursun, kurbanların artık soruyu bile ortaya atamayacağı ölçüde yaymıştır kendi ilkesini. Yeterli miktarda metaya kavuşturulmak koşuluyla, yazgılarına da razı olmakta, düşünmeyi erkeklere bırakmakta, her türlü sıkı düşünüşü kültür endüstrisinin ortaya sürdüğü dişilik idealine bir saldırı olarak nitelemekte ve cinsiyetlerinin gereğinin yerine getirilmesi olarak gördükleri o esaret durumunu büyük bir gönül rahatlığıyla kabullenmektedirler. Teslimiyetin bedeli olan kusurlar, en başta da o nevrotik budalalık, durumun sürüp gitmesine yardımcı olmaktadır. Ibsen’in zamanında bile, burjuva toplumunda belli bir yere ulaşmış kadınların çoğu, toplumsal zindanın dört duvarını onların yerine umutsuzca yıkmaya uğraşan histerik kızkardeşlerinin gözlerini oymaya hazırdılar. Ama o hanımların torunları olan kızlar, kendilerini hiç işin içine katmadan ve sorumluluk duygusu taşımadan, hoşgörüyle gülümsüyor bu histeriklere ve onları hayırsever sosyal yardıma havale ediyor. Mucizevi olanı isteyen histeriğin yerine de yıkımın zaferi için sabırsızlanan ebleh geçiyor böylece. Ama belki de her türlü eskimişlik ve günü geçmişliğin yazgısıdır bu. Sadece aradan geçen zaman değil, tarihin verdiği hüküm de rol oynar burada. Bu hükmün dünyadaki ifadesi, olgunlaştırmayı ihmal ettiği daha eski bir imkanla karşılaştığında ahfadın yüzünü kaplayan o utanç yalımıdır. Geçmişte başarılmış olan şeyin unutulması da korunması da mümkündür. Eskimişlikse sadece başarılamamış olan şey için geçerlidir: Boşa çıkarılmış bir yeni başlangıç vaadi için. Nedensiz değildir Ibsen’in kadınlarına “modern” denilmesi. Modernlikten nefretle eskimişlikten nefret birdir.

58
Hedda Gabler’in gerçek yaşamı.
— On dokuzuncu yüzyılın estetizmi, düşünce tarihinin içsel bir konusu olarak değil, toplumsal çatışmalar içindeki gerçek temeline bakarak kavranabilir ancak. Ahlak dışılığın temelinde rahatsız bir vicdan yatıyordu. Eleştirmenler, burjuva toplumuna sadece ekonomi alanında değil, ahlak alanında da o toplumun kendi kurallarıyla karşı çıkmışlardı. Bu da yönetici tabakanın savunma seçeneklerini kısıtladı: Eğer saray şairleri ve devlet romancıları gibi iktidarsız bir yalancılığa razı olmayacaklarsa, toplumun yargılanmasını sağlayan ilkenin kendisini, demek kendi ahlakını reddetmekten başka çare yoktu. Ne var ki, radikal burjuva düşüncesinin ona saldırmak için benimsediği yeni konum, ideolojik yanılsamanın yerine kendi kendini tahrip eden ve sonunda teslim olan öfkeli bir isyanın benimsenmesinin de ötesine geçmişti. Güzelliğin burjuva “iyi” kavramına karşı ayaklanışı, iyiliğe karşı da bir ayaklanmaydı. İyilik, iyinin çarpıtılmasıdır: Ahlaki ilkeyi toplumsaldan ayırmak ve kişisel vicdan alanına kaydırmakla onu iki bakımdan kısıtlamış olur. Ahlak ilkesinin öngördüğü biçimde insanlara yakışır bir düzeni gerçekleştirme yükümlülüğünden böylece sıyrılır. İyiliğin bütün eylemlerinde belli bir kabulleniş ve avunma vardır: Hastalığın tedavisini değil de hafifletilmesini amaçlıyordur ve tedavinin imkansızlığının bilinci de sonunda bu imkansızlığın safına geçirir onu. Böylece iyilik kendi içinde de kısıtlanmış olur. Suçu, mahremiyettir. İnsanlar arasmda dolaysız ilişkiler kurulabileceği sanısını yaratır ve evrenselin tecavüzlerine karşı bireyin tek savunması olan mesafeyi yok sayar. Birey, giderilmemiş farklılığın en acılı bilincini tam da en yakın ilişkiler içindeyken duyar. Yabancılaşmanın tek panzehiri, yabancılığın korunmasıdır. İyiliğin rehavetle benimsediği o pek kısa ömürlü uyum imgesi, budalaca yadsıdığı uzlaşmazlığın acısını daha da şiddetlendirir. İnce zevke ve hak gözeten düşünceliliğe saygısızlık etmeyecek hiçbir iyilik edimi yoktur; ve bu saygısızlık da o güçsüz güzellik ütopyasının karşı durmaya çahştığı düzleşmeyi tamamlar. Böylece, kötülük öğretisi, sanayileşmış toplumun başlarından beri, sadece barbarizmin habercisi değil, iyinin de maskesidir. iyide değerli olan ne varsa kötüye aktanlmıştır – o kötü ki, kötülüğünü tam bir gönül rahatlığıyla yapabilmek için iyiyi de kendi saflarına katmış bir düzenin bütün nefretini kendi üstüne çekiyordur şimdi. Hedda Gabler, Julle Teyze’nin generalin kızı onuruna satın aldığı gülünç şapkanın aslında hizmetçiye ait olduğunu kasıtlı biçimde iddia ederek o çok iyi niyetli teyzenin kalbinde onulmaz bir yara açar; ama tatminsiz kadının böylece yaptığı, acınası evliliğinin acısını savunmasız bir kurbandan çıkarma sadistliği değildir sadece: Kendi yaşamındaki en iyi şeylere karşı da suç işlemekte. çünkü en iyiyi iyinin alçaltılması olarak görmektedir: Beceriksiz yeğenini taparcasına seven yaşlı kadına karşı, bilinçsizce ve saçma bir biçimde, mutlakı temsil ediyordur. Hedda’dır kurban, Julle değil. Hedda’nın sabit fikri olan güzelliğin ahlaka karşı çıkışı, onu alaya alışından bile öncedir. Çünkü genel olan her şeyden uzak durur ve yalnızca varoluşun belirlediği bütün farkları -şunu değil de bunu kayırmış olan rastlantıyı- bir mutlak olarak görür. Güzellikte, inatçı ve nüfuz edilmez tikellik, norm olarak öne sürer kendini: Sadece o geneldir, çünkü normal genellik fazla saydam hale gelmiştir. Böylece meydan okur o normal genelliğe, özgür olmayan her şeyin eşitliğine. Ama bunu yaparken kendisi de suçlu durumuna düşer: Genelle ilişkisini koparırken, o olumsal varoluşu aşma imkanlarını da tümüyle bir yana atmıştır – oysa tikel varoluşun nüfuz edilmezliğinden yansıyan da aslında sadece kötü genelliğin hakikatsizliğidir. Böylece doğruya karşı yanlışın yanında bulur kendini güzellik: Doğruya karşı haklıyken bile. Güzellikte, narin gelecek, şimdinin Molok’una1 kendi kurbanını veriyordur: Şimdinin evreninde iyi diye bir şey olamayacağı için, kendini kötü kılar; böylece kendi yenilgisiyle yargıcı da mahkum etmiş olur. Güzelliğin iyiye karşı isyanı, trajik kahramanın aldanışlarının laik burjuva biçimidir. Toplumun her türlü aşkınlığın berisinde kalan bugünkü hali, kendi olumsuzluğunun bilincini de engellediği için, ancak soyut olumsuzlama hakikatin yerini tutabilir. Anti-ahlak, ahlakta ahlaksız olan şeyi, baskıyı, reddederken, ahlakın en derin tasasım da devralmıştır: Her türiü sınırlanmayla birlikte bütün şiddet ve tecavüzün de ortadan kaldırılması. Ödünsüz burjuva öz-eleştirisinin itici güçlerinin materyalizminkilerle örtüşmesinin nedeni de budur – birincisi kendi bilincine ancak ikincisine geçerek ulaşabilir.

59
Onu ilk gördügüm andan beri
— Dişil kişilik ve model aldığı kadınlık ideali, erkek toplumunun ürünleridir. Çarpıtılmamış doğa imgesi, ancak çarpıtılmış bir halde, kendi karşıtı olarak ortaya çıkabilir. Eril toplum, insani olduğunu iddia ettiği noktada, kadınlan kendi düzelticisine dönüştürmekte ve kendini böyle sınırlarken aslında efendinin yine kendisi olduğunu açığa vurmaktadır. Dişil kişilik, tahakkümün bir negatif kopyasıdır. Ama bu yüzden de aynı ölçüde kötüdür. Burjuva yanılsamasının çerçevesi içinde “doğa” olarak adlandırılan her şey, toplumsal sakatlanışın izidir sadece: Bir yara dokusu. Kadınların kendi fıziksel doğalarını bir hadımlık hali gibi yaşadıklarını öne süren psikanalitik teori doğruysa eğer, maruz kaldıkları nevroz da onlara hakikatin hiç değilse bir ucunu gösteriyor demektir. Kanadığında kendini bir yara gibi hisseden kadın, kocasının işine öyle geldiği için kendini bir çiçek olarak gören kadından daha çok şey biliyordur kendi hakkında. Yalan olan, doğanın, varlığına izin verildiği ve uyarlandığı yerde yaşamaya devam ettiği iddiası değildir sadece; uygarlıkta doğa sayılan her şey, sırf kendi tözü gereği, doğadan en uzak şeydir: Uygarlığın kendine nesne olarak seçtiği şey. Içgüdüyü temel alan dişilik, tastamam her kadının şiddetle -erkek şiddetiyle- kendini olmaya zorladığı şeydir her zaman: Bir kadın-adam. Zekanın zedelemediği o korunaklı bilinçdışının gerçek durumunu anlamak için, böyle dişi kadınların kadınlıklarını nasıl da parmak uçlarında taşıdıklarını -nasıl, göz süzerek ve kaprisli bir karşı konulmazlıkla, tam da gerektiği yerde kullandıklarınıkıskanç bir erkek olarak bir kez bile görmek yeterlidir. Tam da egonun, sansürün. zekanın ürünüdür bu zedelenmemiş doğa; rasyonel düzenin gerçeklik ilkesine o kadar dirençsizce teslim olmasının nedeni de budur. İstisnasız bütün dişil kişilikler konformisttir. Nietzsche’nin her şeyi inceden inceye tarayan eleştirisinin bu noktadan öteye geçememesi, her zaman o kadar derin bir kuşkuyla karşıladığı Hıristiyanlığın dişil doğa imgesini hiç eleştirmeden devralması, sonunda düşüncesini de burjuva toplumunun emrine sokmuştur. Kadınlardan söz ederken “Dişi” demek gafletine düşmüştü o da. “Kamçıyı hiç elden bırakmayın” öğüdü bunun doğal uzantısıdır: Dişiliğin kendisi de kamçının ürünü değil midir, bir kamçı efekti değil midir? Doğanın kurtuluşu. onun kendi kendini imal etmesine son vermekten geçer. Dişil karakterin yüceltilmesiyse onu taşıyan herkesin alçaltılması demektir.

60
Ahlak için kısa not
. — Nietzsche’nin o eski yalanın ipliğini pazara çıkarmak için başvurduğu ahlak dışılığın kendisi de şimdi tarihin hükmüne boyun eğiyor. Dinle birlikte onun maddi dünyaya özgü felsefi laik biçimleri çürürken, kısıtlayıcı yasaklar da içkin otoritelerini ve tözselliklerini yitirdiler. Ancak, ilk başta maddi üretim henüz o kadar azgelişmiş bir durumdaydı ki, dünyada herkese yetecek kadar şeyin bulunmadığı öne sürülebiliyordu. Siyasal iktisadın ta kendisini eleştirmeyen kişi, kısıtlayıcı ilkeye bağlanmak zorundaydı ve bu ilke de zayıfların sırtından edinilen ama rasyonelleştirilmemiş bir biçimde edinilen zenginlikte buluyordu ifadesini. Oysa nesnel koşullar değişmiştir bugün. Bolluğun hemen erişilebilecek bir imkan haline geldiği bir dünyada, kısıtlamayı gereksiz bulanlar, sadece toplumsal uyumsuzlardan, hatta dar kafalı burjuvalardan ibaret olamaz. Efendi ahlakının asıl anlamını veren şu “yaşamak isteyen herkes kendi başının çaresine bakmalıdır” önermesi on dokuzuncu yüzyılda vaizlerin önerdiği ahlaktan bile daha zavallı bir yalana dönüşmüştür. Almanya’da sıradan vatandaş aslında bir sarışın canavar olduğunu ortaya koymuşsa eğer, bunun temelinde birtakım ulusal özellikler değil, sarışın canavarlığın kendisinin, toplumsal etoburluğun, apaçık bolluk koşullarında o taşralının, o aldanmış filistenin1 normal tavrı haline gelmesi yatıyordur – üstelik efendi ahlakı tam da bu “mağdurluk” tavrıyla mücadele etsin diye icad edilmiştir. Eğer Cesare Borgia bugün dirilseydi David Friedrich Strauss’a benzerdi ve adı da Adolf Hitler olurdu. Ahlak dışılık ilkesini Nietzsche’nin pek küçümsediği Darwinistler de savunmuştur: O barbarca varolma-mücadelesi şiarına, bu türden bir mücadele artık gereksizleşmiş olduğu için daha da gözükara biçimde sahip çıkıyorlardı. Bugün gerçek soyluluğun göstergesi, aslan payını kendine ayırmak değildir artık; tersine, almaya doymuş olmak ve Nietzsche’de sadece zihinsel bir erdem olan vericiliği günlük pratik içinde uygulamaktır. Bugün çilekeş ideallerin kar ekonomisinin çılgınlığına karşı sunduğu siper, altmış yıl önce hazcı yaşamın liberal baskıya karşı sağladığı korunmadan çok daha sağlamdır. Ahlaka isyan eden kişi, Nietzsche’nin daha o zaman bile olduğu kadar yumuşak, şefkatli, cömert ve açık kalpli olma imkanına sonunda sahiptir bugün. Eksilmeyen direncinin güvencesiyse, bu çabada bugün de tıpkı dünyaya kendi normunun sapıklığını göstermek amacıyla kötülüğün maskesine büründüğü o günlerdeki kadar yalnız olmasıdır.
61
Temyiz mahkemesi.</strong — Nietzsche Deccal’de yalnız teolojiye karşı değil, metafiziğe karşı da en güçlü savı öne sürmüştü: Umudu hakikat sanıyorsunuz, diyordu; bir mutlak düşüncesi taşımadan mutlu yaşamanın, hatta düpedüz yaşamanın imkansızlığı, o düşüncenin meşruluğunun kanıtı olamazdı. Hıristiyanlığın "etkinlik kanıtını" -inanç doğrudur çünkü mutluluk getirmektedir- çürütür Nietzsche: "Mutluluk, ya da teknik adıyla haz, herhangi bir biçimde hakikatin kanıtı olabilir mi? Bırakın bunu kanıtlamayı, tam karşıtının kanıtı bile sayılabilir; ne olursa olsun, ne zaman haz duyguları işe karışmışsa, 'hakikat'ten kuşkulanmak için sağlam nedenler de var demektir. Haz kanıtı… haz için bir kanıttır, o kadar. Doğru yargıların yanlışlardan daha çok zevk vermesi ve önsel bir uyum gereği tatlı duygulara yol açması için herhangi bir neden olabilir mi?"1 Şu var ki amorfati'yi, "yazgını seveceksin" doktrinini savunan da yine Nietzsche'ydi. Bunun kendi kişisel doğasının en önemli öğesi olduğunu söylüyordu Putların Alacakaranltğı'nın "Sonsöz" bölümünde. Öyleyse şunu da sorabiliriz: Umduğumuz şeyin doğru olduğuna inanmak için sağlam bir nedenimiz yoktur da, başımıza gelen şeyi sevmek için, varolanı sırf varoluyor diye olumlamak için daha sağlam bir nedenimiz mi vardır? Bu da, tıpkı umuttan hakikate doğru kendi eleştirdiği o sıçramada olduğu gibi, taşlaşmış gerçeklerin varlığından bu gerçeklerin en yüksek değer olarak yüceltilmesine doğru yapılmış yanlış bir çıkarsama değil midir? Eğer Nietzsche'ye göre "sabit fikir yoluyla mutluluk" fikri tımarhane çıkışlıysa, amorfati'nin kökeni de hapishanede aranabilir. Taş duvarlar ve demir çubuklu pencereler, görecek ve sevecek başka bir şeyi olmayan kişinin son sığınağıdır. "Umut, öyleyse hakikat" çıkarsaması da amorfati de, dünyanın dehşetine dayanabilmek için dileklere gerçeklik ve akıldışı zorunluluğa da anlam yakıştıran o alçaltıcı uyarlanmanın ömekleridir. Credo quia absurdum [inanıyorum çünkü saçma] ilkesi kadar, en saçma şeyin yüceltilmesi olan amorfati de vazgeçiş de haçın egemenliği karşısında diz çökmek anlamına gelir. Yine de, gerçekliği olumsuzladığı için ondan kopmuş olan umut, sonuçta hakikatin görünmek için büründüğü tek biçimdir. Umut olmasaydı, hakikat fıkrinin düşünülmesi bile imkansızlaşırdı: Varoluşun kötü olduğunu gördükten sonra sırf görülmüş olduğu için onu hakikat ilan etmekse en büyük hakikatsizliktir. Ve Nietzsche'nin hiçbir zaman son yargı makamına çıkmadan suçladığı teolojinin asıl suçu da burada yatıyordur, karşıtında değil. Eleştirisinin en güçlü pasajlarından birinde, Hıristiyanlığı bir mitoloji olmakla suçlar: "Suça karşılık kurban, hem de en tiksindirici ve barbarca biçimiyle: Suçlunun günahları için suçsuzun kurban edilmesi! Nasıl da dehşet verici bir putperestlik!"2 Ama yazgının sevilmesi de bundan başka bir şey midir: Böyle kurban ayinlerinin sonsuza dek sürmesinin mutlak onaylanışı. Nietzsche'nin mit eleştirisinin hakikate erişmesini yine mit önlemiştir.
62
Daha kısa sunumlar
. — Anatole France’ın Jardin d’fyicure [Epikuros’un Bahçesi] gibi derin düşünceli kitaplarını yeniden okurken, sunulan aydınlanmaya şükran borcuyla birlikte belli bir rahatsızlık da duyuyor insan: Ne dönek Fransız irrasyonalistlerin o kadar şevkle benimsedikleri o modası geçmiş pozla, ne de kişisel kibirle tam olarak açıklanabilecek bir rahatsızlık. Her zeka kendini temsil etmeye başlar başlamaz zorunlu bir kibir anını da açığa vurur. Ama kibir hasetin gerekçesine dönüştüğünde söz konusu rahatsızlığın nedeni de belli olur: Düşünme sürecinin o fazla dingin, acelesiz seyrinden kaynaklanıyordur. zaman zaman beliren o vaiz tavrından, o sevecenlikle kaldırılmış işaret parmağından. Daha önümüzde düşünecek ve konuşacak çok zaman olduğunu ima eden ve statüko profesörlerinden bildiğimiz o pek sakin yaklaşım, düşüncenin eleştirel içeriğini yalanlamakta, beyhudeleştirmekte; ve bu Voltaire taklitçisinin kitabın başlık sayfasında Academie Française üyesi olduğunu itiraf ederken sergilediği ironi de dönüp kendi nükteli yazarını vurmaktadır. Sunum tarzında, çok dengeli bir insaniliğin altında, gizli bir ihlal de vardır: Böyle konuşabilmektedir, çünkü hiç kimse ustanın sözünü kesemiyordur. Her türlü söylevin, hatta her türlü sesli okumanın doğasında bulunan gasp öğesi, France’ın cümlelerindeki noktaların yerleştirilmesine de sızmıştır: En huzursuz edici şeylere bile sarsılmaz bir dinginlik payı kazandırır bu noktalar. İnsan haysiyetinin bu son sözcüsünde insanlara karşı duyulan örtük küçümsemenin en şaşmaz işareti, en bayağı klişeleri hiç tınmadan önümüze sürmesidir – sanki bayatlıklarını fark edebilecek hiç kimse yokmuş gibi: “L’artiste doit aimer la vie et nous montrer qu ‘elle est belle. Sans lui, nous en douterions.” [Sanatçı, yaşamı sevmeli ve bize onun güzel olduğunu göstermelidir. O olmazsa, bundan kuşku duyarız.] Ama France’ın eskimiş bir üsluplaştırma çabasını yansıtan tefekkürlerinde insana o kadar batan şey, dolaysız amaçlardan azade olduğunu öne süren her düşünceye daha da incelikli bir biçimde yerleşmiştir. Amaçlı acelecilik çoktan bir yalana dönüştüyse eğer, dinginliğin kendisi de şimdi aynı yalanın parçası olmaktadır. Bir düşünce, içeriğiyle, dehşet dalgasının karşı konulmaz yükselişine direniyor olabilir; ama sinirler, tarihsel bilincin hassas duyargaları, o düşüncenin biçiminde, hatta hala bir düşünce olmaya çaba gösterişinde, dünyanın suçlarına göz yummanın izini bulabileceklerdir: Kişi, dünyayı bir felsefe nesnesi haline getirmeye yetecek ölçüde geri çekildiği anda ona bir ödün vermiştir. Her türlü düşünce için zorunlu olan mesafede, muafiyete izin veren ayncalık da sırıtır. Bunun doğurduğu tiksinmeyse bugün teorinin önündeki en büyük engeldir: Ona kapılan kişi susacak, ama tiksinmeyi reddedip hala düşünce üretmeye çalışan kişi de kendi kültürünün sırdaşı durumuna düşerek kabalaşacak ve alçalacaktır. Konuşmanın bir yanda mesleki söyleşiler öte yanda alışılmış sohbetler gibi iğrenç bir işbölümüne uğraması bile, saygısızlık etmeden, başkalarının zamanını almadan birtakım sözler edemeyeceğimizi içten içe sezdiğimizin işaretidir. Hiç değilse dayanıklı olmak isteyen hertürlü sunumun öncelikli görevi, bu tür deneyimleri hep akılda tutmak ve temposuyla, sıkılığıyla, yoğunluğuyla, ama aynı zamanda bağlayıcılıktan kaçınmasıyla onlara ifade kazandırmaktır.

63
Ölümsüzlügün ölümü.
– Flaubert, söylentiye göre, elde etmek için bütün yaşamını yatırdığı ünden tiksindiğini öne sürermiş; ama bu tür çelişkilerin bilinci, Madame Bovary”ı yazan o tuzukuru burjuvanınki kadar kunt bir gönül rahatlığı içinde yaşamaktan ahkoymamıştır onu. Karl Kraus’la aynı tepkiyi gösterdiği yozlaşmış kamuoyu ve basın karşısında geleceğe güveniyor, aptallıktan kurtulmuş bir burjuvazinin kendi sahici eleştirmenine sonunda şapka çıkaracağına inanmak istiyordu. Ama aptallığı fazla küçük görmüştü: Temsil ettiği toplum bugün kendi adını bile telaffuz edememektedir ve toplum topyekünlaştıkça tıpkı zeka gibi aptallık da mutlaklaşmıştır. Aydının güç aldığı kaynakları kemiren bir gelişrnedir bu. Ancak konformizme gömülmek pahasına -bu konformizm, büyük düşünürlerle anlaşmaktan ibaret olsa bile yine de konformizmdir- geleceğe güvenebilir artık. Ama böyle umutları bir yana bıraktığı anda kendi yapıtına da belli bir körlük ve dogmatiklik sızar: Onu öteki uca, sinik ve ikiyüzlü teslimiyete savuracak bir dogmatiklik. Piyasa toplumundaki nesnel süreçlerin ürünü olan ün -her zaman rastlansal ve çoğu zaman hedeflenmemiş, ama yine de belli bir haklılık ve özgür seçiş aylası taşıyan ün- tasfıye edilmiştir. Artık sadece ücretli propagandacıların çabasına bağlıdır ve bir adın sahibinin veya onun ardındaki çıkar grubunun göze aldığı yatırımla ölçülmektedir. Daumier’nin1 dışkı olarak gördüğü kiralık alkışçı, aradan yüz yıl bile geçmeden, kültürel sistemin resmi görevlisi olarak saygınlığa kavuşmuştur. Meslekte ilerlemeye kararlı yazarlar, tıpkı daha eskilerin yayıncılarından söz edişi gibi, son derece doğal bir tavırla ajanlarından söz etmektedirler bugün (ama eskilerin de bir ayaklarının daha o zamandan reklam sektöründe olduğunu unutamayız). Ünlü olmayı ve böylece bir bakıma öldükten sonra da yaşamayı -çünkü tümüyle örgütlenmiş toplumda ancak şu anda tanınan şeylerin gelecekte de anımsanma şansı olabilir- bir kişisel sorumluluk gibi üstlenmekte ve geçmişte Kilise’den dilenen ölümsüzlük vaadini tröstlerin uşaklarından satın almaya gitmektedirler. Ne ki bunun getirdiği bir kutsanma yoktur. Tıpkı iradi bellekle mutlak unutuşun her zaman birlikte gitmesi gibi, örgütlü ün ve anımsama da kaçınılmaz biçimde hiçliğe, bir önsezisini şöhretlerin o çok dolu ve telaşlı gündemlerinde bulabileceğimiz yokluğa mahkümdurlar. Ünlüler mutlu değildir. Bir marka olmuşlardır, kendilerinin de anlayamadığı yabancı bir meta; ve kendi yaşayan imgelerine dönüştükleri ölçüde de ölüdürler. Çevrelerinde oluşan aylayı korumakla uğraşırken, kalıcılığın tek kaynağı olan çıkarsız enerjiyi boşa harcarlar. Kültür endüstrisinin yıkılmış putlarının anında karşılaştığı o soğuk kayıtsızlık ve horgörü, ünlerinin hakikatini de ortaya koyar – ama bu ünü küçümseyenlere daha güçlü bir kalıcılık umudu da sağlamaksızın. Öyleyse çabalarının ardındaki gizli saikin gayri meşru olduğunu keşfeden aydının da bu keşfı kayda geçirmekten başka çıkış yolu yoktur.

64
Ahlak ve üslup.
— Yazar, kendini ne kadar dikkatli, kesin, dürüst ve nesnesine uygun bir biçimde dile getirirse ortaya çıkan metnin de o kadar karanlık bulunduğunu, oysa gevşek ve sorumsuz ifadelerin hemen anlaşılmakla ödüllendirildiğini görecektir. Çilekeş bir tavırla bütün teknik deyimlerden ve artık varolmayan kültür alanlarına yapılan göndermelerden kaçınmanın bir yaran yoktur bu noktada. Sözcükleri bir araya getirirken gösterilen kesinlik ve katışıksızlık çabası, sonuç ne kadar basit olursa olsun, bir boşluk yaratır. Kulaklara tanıdık gelen sözlerin akıntısına kapılıp gitmiş çalakalem bir bayağılık. herkesi içerecek bir anlamlılık ve temasın göstergesi sayılmaktadır: Kişi, başkasının ne istediğini bildiği için kendisinin de ne istediğini biliyordur. İletişim yerine konunun kendisine dikkat etme çabası her türlü yazıda en çok kuşku uyandıran özelliktir bugün: Varolan malzeme ve kurgulardan alınmamış her türlü özgüllük, saygısızlık olarak görülüyor, egzantriklik, hatta bulanıklık belirtisi sayılıyordur. Berraklığıyla övünen günün mantığı, gündelik konuşmanın bu saptırılmış tanımını hiç tartmadan benimsemiştir. Bulanık anlatım, dinleyenin kendine uygun bulduğu ve zaten düşünmekte olduğu şeyi hayal etmesini sağlar. Oysa kesinliği amaçlayan sıkı ifade, gevşekliğe prim vermeyen kesin bir kavrayış ve bir kavramsal çaba gerektirir -her şey bizi bu çabadan vazgeçirmeye yeminli gibidir bugün- ve insanlara herhangi bir içerik sunmaktan da önce bütün hazır kanıları bir yana atma sorumluluğuyla, demek şiddetle karşı durdukları bir yalnızlıkla yüzyüze bırakır. Sadece önce anlamak zorunda olmadıkları şey anlaşılır geliyordur onlara; sadece ticaretin dünyasında şekillenmiş ve aslında tümüyle yabancılaşmış olan sözler tanıdık geliyordur. Başka hiçbir şey aydınların cesaretini bu kadar kıramaz. Bu cesaretsizliğe kapılmak istemeyenler, iletişimin sözcülerini iletecekleri şeye ihanet eden kişiler olarak görmelidirler.

65
Karnı zil çalmak.
— İşçilerin konuşma tarzlarını yazılı dile karşı öne sürmek gericiliktir. Boş zaman, hatta gurur ve kibir, üst sınıfların diline belli bir bağımsızlık ve öz-denetim kazandırmış ve böylece kendi toplumsal alanına karşı gelmesini sağlamıştır. Onu sadece bir buyurma ve yönetme aracına indirgeyerek kötüye kullanan efendilerin çıkarlarına hizmet etmeyi reddeder bu dil. Oysa yönetilenlerin dili sadece tahakkümün izini taşır ve bu yüzden de sakatlanmamış, özerk sözün onu hınç duymadan kullanacak kadar özgür olan herkese vaat ettiği adaletten büsbütün yoksun bırakır onları. Açlık belirlemiştir proleter dilini. Yoksullar karınlarını doldurmak için sözcükleri çiğnerler. Dilin nesnel ruhundan bekliyorlardır toplumun kendilerine vermediği güçlü besini; ağızları sözle dolu olanların dişlerinin arasında başka bir şey yoktur. Böylece dilden öç almaya yönelirler. Onu sevmeleri yasaklanmış olduğu için dilin gövdesini zedelemeye yönelir ve böylece kendi maruz kaldıkları sakatlanmayı iktidarsız bir kuvvetle tekrarlamış olurlar. Kuzey Berlin veya Doğu Londra ağzının en iyi özellikleri bile -o hazırcevaplık, o gevrek nüktedanlık umutsuz durumlara umutsuzluğa kapılmadan katlanabilmek amacıyla, kendini düşmanla birlikte alaya alma ve böylece dünyanın seyrini onaylama ihtiyacıyla zedelenmiştir. Yazılı dil sınıfların yabancılaşmasının kodlanmış ifadesi olabilir; ama bunu onarmanın yolu konuşma diline dönmek değil, en kesin dilsel nesnelliği tutarlıca sürdürmektir. Sadece yazıyı özümleyerek aşan bir konuşma, insan dilini daha şimdiden insani olduğu yalanından kurtarabilir.

66
Melange
— Bütün insanların ve bütün ırkların eşit olduğunu öne süren şu en tanıdık hoşgörü savı bir bumerangdır. Duyuların en basit tanıklığıyla çürütülmeye karşı yapabileceği hiçbir şey yoktur; üstelik. Yahudilerin bir ırk olmadığını gösteren en sıkı antropolojik kanıtlar bile bir pogrom durumunda, totaliterlerin kimi katledip kimi katletmeyeceklerini çok iyi bildikleri gerçeğini zerre kadar değiştirmeyecektir. İnsan biçimine sahip herkesin eşitliği bir gerçek olarak varsayılmayıp bir ideal olarak talep edilseydi bile durum pek değişmezdi. Toplumun en kirli eğilimleriyle uyumlu olmaya fazlasıyla yatkındır soyut ütopya. Bütün insanların aynı olduğu iddiası tam da toplumun işitmek istediği şeydir. Toplum, gerçek ya da hayali farklılıkları, işin henüz tamamlanmamış olduğunu, birtakım şeylerin hala kendi aygıtının dışında kaldığını ve kendi bütünlüğü tarafından tam belirlenemediğini gösteren pürüzler olarak görür. Toplama kamplarının tekniği, mahpusları gardiyanlarına benzetmek, maktulleri katil gibi yapmaktır. Irksal farklılık bir mutlak noktaya çıkarılır ki sonunda mutlak olarak ortadan kaldırılabilsin – bu sadece sonunda farklı hiçbir şeyin kalmaması anlamına gelse bile. Buna karşılık, özgürleşmiş bir toplum da birlikçi bir devlet biçimini almayacak, evrenselliği farklılıkların barıştırılması yoluyla gerçekleştirecektir. Öyleyse, bu türden bir toplumla hala ciddi olarak ilgilenen bir politika da insanların soyut eşitliğini bir fikir olarak bile öne sürmemelidir. Tam tersine. bugünün kötü eşitliğine, filmler ve silahlarla ilgilenenlerin özdeşliğine işaret etmeli ve daha iyi toplumu da insanların hiç korkmadan farklı olabilecekleri bir toplum olarak anlamalıdır. Siyah adamı gerçekte öyle olmadığı açıkça bilindiği halde beyaz gibi olduğuna inandırmaya çalışmak. ona yapılan haksızlığı daha da artırmak olur. İyiliksever bir aşağılamadır bu: Sistemin gereklerinden ötürü zorunlu olarak eksik çıkacağı bir standartla ölçülmektedir ve zaten bu standardı tutturmak da kendisi için hayli ikircikli bir başarı olacaktır. Birlikçi hoşgörünün sözcüleri, uyum sağlamak istemeyen gruba hoşgörüsüzce saldırıya geçmeye her zaman hazırdırlar: ödünsüz bir siyah yanlısı politika, Yahudilerin tuhaflığına öfke duyulmasını dışlamaz. Eritme potası,2 gemi azıya almış sanayi kapitalizminin icadıydı. Bu potanın içine atlama düşüncesi de demokrasiyi değil kurban törenlerini çağrıştırır.

67
Ölçüsüzlüge ölçüsüzlük.
— Almanların yaptıkları, hertürlü kavrama çabasını, özellikle de psikolojik kavrayışı aşıyor- tıpkı bu vahşetin içgüdüsel tatmini amaçlamaktan çok, kör bir planlama ve yabancılaşmış terör önlemi olarak uygulanması gibi. Görgü tanıklarının raporlarına bakılırsa, işkence ve katliamlar herhangi bir haz duyulmadan yapılmıştı ve belki de bu yüzden o kadar ölçüsüzdü. Yine de, sözü edilemeyecek kadar korkunç olana katlanmak isteyen bir bilinç, nesnel olarak sürüp giden çılgınlığa öznel olarak teslim olmak istemiyorsa, tekrar tekrar o vahşeti anlama çabasına geri dönmek zorunda kalacaktır. Bu noktada, Alman dehşetinin bir tür öngörülen öç olduğu düşüncesi çıkacaktır önümüze. Her şeyi, hatta istila ve dünya fethini bile bir avans olarak sunabilen kredi sistemi, kendisinin ve tüm pazar ekonomisinin sonunu getirebilecek eylemleri de -diktatörlerin intiharı dahil- belirler. Toplama kamplarında ve gaz odalarında, Almanya’ nın yıkıntıları sanki iskonto edilmektedir. 1933’te Berlin’de Nasyonal Sosyalizmin ilk aylarını izleyen kişi, yönetilmiş esrikliğe, meşaleli ve trampetli alaylara eşlik eden o ölümcül keder anını, mahvoluşa o yarı-bilinçli teslimiyet jestini de mutlaka fark etmiştir. Nasıl da acıklı geliyordu, Unter den Linden caddesi boyunca o günlerin favori Alman şarkısı “Silah Başına Ey Ulus”u söyleyenlerin sesi. Bugünden yarına kararlaştırılan Anayurdun kurtarılması, caddelerdeki zafer havası bütün kötü önsezileri boğarken toplama kamplarında prova edilmekte olan felaketin ifadesini başından beri taşımaktaydı. Bu felaket önsezisinin kolektif bilinçdışıyla açıklanması gerekmez – bu türden bir etken bütün olup bitenlerde yeterince görünür bir rol oynamış olsa bile. Emperyalist güçler arasındaki rekabette Almanya’nın konumu, hammaddelere ulaşma imkanı ve sınai gizilgücü açısından, hem barışta hem savaşta umutsuzdu. Herkes bunu unutacak kadar aptaldı ve hiç kimse bunu unutacak kadar aptal değildi. Almanya’yı bu rekabette nihai bir mücadeleye sokmak bir uçuruma atlamak demekti; bu yüzden, Almanya böylece kurtarılabilir inancıyla, önce ötekiler itildi oraya. Nasyonal Sosyalist teşebbüsün, terör rekoru kırarak ve zamansal öncelikler saptayarak toplam üretim hacmindeki yetersizliğini telafi etme olasılığı pek düşüktü. Böyle bir olasılığa daha çok inananlar ötekilerdi, Paris’in alınmasına bile sevinemeyen Almanlar değil. Her şeyi kazanmaktayken bile, yitirecek hiçbir şeyi olmayanların cinneti içindeydiler. Alman emperyalizminin başlangıç noktasında Wagner’in Tanrıların Alacakaranlıgı durur: Ulusun kendi mahşeri sonunun bu ateşli kehaneti, 1870’te Almanya’nın Fransa karşısında zafer kazandığı günlerde tamamlanmıştı. Aynı ruha uygun olarak, İkinci Dünya Savaşından iki gün önce de Alman halkına Zeplinlerinin Lakehurst’e düşüp parçalanışının filmi gösterildi. Gemi, sakince ve hiç sapmadan yoluna devam ediyor ve birden düşüyordu. Çıkış yolu kalmayınca yıkıcı dürtü de kendine hiçbirzaman açıkça sormadığı soruya bütünüyle aldırışsızlaşır: Başkalarına mı yöneliyordur, yoksa kendi öznesine mi.

68
İnsanlar sana bakıyor.
— Kurbanlar normal okurlara ne kadar az benzerse, ne kadar esmer, “kirli” ve göçmen tipliyse, uygulanan zulme duyulan öfke de o kadar azalır. İzleyiciler kadar suçların da doğasını aydınlatan bir etkendir bu. Belki de anti-Semitlerde algının toplumsal şematizasyonu, Yahudilerin insan olarak görülmesine izin vermeyecek türdendir. Şu sürekli karşılaştığımız iddia, vahşilerin, siyahların, Japonların hayvan gibi olduğu, diyelim maymuna benzediği iddiası, pogromun anahtarıdır. Ölümcül yara almış bir hayvanın bakışı insanınkiyle karşılaştığı anda, pogromun yapılıp yapılmayacağı da belli olur. Bu bakışı reddedişindeki zorlama inat -“sonuçta sadece bir hayvan”- insanlara uygulanan zulümlerde de karşı konulmaz biçimde ortaya çıkacaktır: Suçlular onun “sonuçta sadece bir hayvan” olduğunu tekrar tekrar kendilerine anımsatmak zorunda kalıyorlardır, çünkü bir hayvanın bile sonuçta sadece bir hayvan olduğuna tam olarak inanamıyorlardır aslında. Baskıcı toplumda, insan kavramının kendisi de tanrının suretinde yaratılmanın bir parodisidir. “Marazi dışa yansıtma” mekanizması, iktidardakilerin, insani olanı tam da farklı olandan kendilerine geri yansıtmak yerine, ancak kendi yansıtılmış imgelerini insan olarak algılamalarına yol açar. Öyleyse cinayet de bu sahte algının çılgınlığını daha da büyük bir çılgınlık yoluyla mantığa doğru çarpıtma çabasıdır, hep yinelenen bir çaba: İnsan olarak görülemeyen ama yine de insan olan, kıpırtılarıyla manik bakışı artık yalanlamasın diye, bir şey haline getirilmektedir.

69
Küçük insanlar
. — Nesnel tarihsel güçleri reddedenler, savaşın sonuçlarında kendilerini doğrulayan hazır bir sav buluyorlar. Almanlar aslında kazanacak durumdaydılar. Bunu yapamamaları, liderlerinin aptallığına bağlıdır. Söylenen bu. Oysa Hitler’in belirleyici “aptallık” anlarının, savaşın en kızgın noktasında İngiltere’ye savaş açmamasının veya Rusya ile Amerika’ya saldırmasının çok belirli bir toplumsal anlamı vardır; bu anlam, kendi diyalektiği uyarınca, bir makul adımdan ötekine ve oradan felakete doğru kaçınılmaz biçimde ilerlemiştir. Ama her şey aptallıktan ibaret olsaydı bile tarihsel olarak kavranabilirdi; doğal değil, toplumsal olarak üretilen ve pekiştirilen bir niteliktir aptallık. Alman yönetici kliği savaşa zorlanıyordu çünkü bir emperyal güç konumundan dışlanmıştı. Ama Hitler ve Ribbentrop’un izledikleri dış politikanın rekabet gücünü azaltan ve başlattıkları savaşı kumara dönüştüren o kör ve hantal taşralılığın nedenleri de bu dışlanmada yatıyordu. İngiltere’de genel sınıf çıkarıyla özel çıkarlar arasındaki Muhafazakar denge ve Kızıl Ordu’nun imkanları konusunda onların da Üçüncü Reich’ın demir perdesi içine hapsettikleri kitleler kadar habersiz olmaları, Nasyonal Sosyalizmin tarihsel belirleyicilerinden ve hatta gücünden bağımsız değildir. Bu hesapsız serüvende başarıya ulaşmalarını sadece böyle bir bilgisizlik sağlayabilirdi; ama yenilmelerinin nedeni de bu cehaletti. Almanya’nın sınai geriliği, yitirilmiş olanı geri almak için sabırsızlanan ve uluslararası alandaki fukaralıklarıyla bu role çok uygun düşen Alman politikacılarını kendi dolaysız, dar deneyimlerine dayanmak ve siyasal yüzeyin ötesine geçememek durumunda bırakıyordu. Alkışlayan kalabalıklardan ve yabancı devletlerin korkuya kapılmış temsilcilerinden başka bir şey göremediler karşılarında; ve bu da daha büyük bir sermaye kitlesinin nesnel gücünü görmelerini engelledi. Hitler, liberal toplumun celladı olsa da, kendi bilinç durumu içinde yine de fazla “liberal”di: Almanya’nın dışındaki sınai potansiyalin liberalizm örtüsü altında nasıl da bu toplum üzerinde tahakküm kurmakta olduğunu sezemeyecek kadar “liberal”. Liberalizmin yalanını başka hiçbir burjuvanın göremediği kadar iyi gören bu adam, yine de kendi gerisindeki gücü fark edemiyor, aslında borazancısından başka bir şey olmadığı toplumsal eğilimi anlayamıyordu. Böylece bilinci de işlerini hemen bitirmek için ilk önce saldırdığı o daha zayıf ve miyop hasımlarının bakış açısına geriledi. Almanya’nın zafer anı zorunlu olarak böyle bir aptallıkla çakışıyordu. Çünkü ancak dünya ve küresel ekonomi konusundaki cehaletleriyle kendi halklarını andıran liderler bu kitleleri savaşa sürükleyip kör inatlarını da düşünmenin engeline hiç takılmamış bir projeye seferber edebilirdi. Hitler’in aptallığı, aklın bir hilesiydi.

70
Bilgisiz kanı.
— Üçüncü Reich, hiç değilse “düzey” denen şu yavan liberal talebi karşılayacak tek bir sanat yapıtı çıkaramamış, tek bir düşünsel yapı bile üretememiştir. İnsanlığın tasfiyesiyle düşünce ürünlerinin korunması, bombardıman sığınaklarıyla leylek yuvaları kadar uyumsuzdu birbiriyle ve yeniden canlanan savaşçı kültürü de daha ilk gününde şehirlerin son gününe benziyordu: Bir moloz yığını. Hiç değilse bu kültüre karşı bir pasif direniş gösterdi halk. Ama Nasyonal Sosyalizmle ortalığa salındığı söylenen kültürel enerji, teknik, siyasal ya da askeri alanda hiçbir zaman tam olarak massedilmedi. Ortaya çıkan bütünsel barbarlık kendi barbar ruhunu bile devre dışında bırakıyordu. Strateji alanında izlenebilir bu. Faşist dönem stratejinin zenginleşmesine yol açmamış, tam tersine sonunu getirmiştir. Kurnazlık ve hayalgücü, hatta kişisel sezgi ve girişim yeteneği, büyük askeri tasarıların ayrılmaz bir boyutuydu. Üretim sürecinden görece bağımsız bir disiplinin ürünüydü bu doktrinler. Amaç, diyagonal muharebe hatları veya hedefı şaşmayan toplar gibi özel buluş ve teknikleri devreye sokarak belirleyici bir üstünlük kazanmaktı. Kendi zeka ve çabasına güvenen burjuvanın erdemini andıran bir yön vardı bütün bunlarda. Anibal kahramanların değil, tüccarların ahfadıydı; Napolyon da bir demokratik devrimin. Faşizm, savaş alanındaki burjuva rekabet öğesini yok etmiştir. Faşistler, stratejinin şu temel fıkrini mutlaklaştırdılar: Yönetimi katliam için örgütlenmiş olan bir ulusla dünyanın geri kalan kısmının toplam potansiyeli arasındaki geçici oransızlıktan yararlanmak. Ama bu düşünceyi mantıksal sonucuna götürerek topyekün savaşı icat etmek ve orduyla sanayi arasındaki farkı ortadan kaldırmakla, stratejiyi de tasfiye etmiş oldular. Bugün askeri bandoların sesi ve harp gemisi resimleri kadar eskimiş görünmektedir strateji denen şey. Hitler, yoğunlaşmış terör yoluyla dünya üzerinde egemenlik kurmak istiyordu. Ama bunun için kullandığı yöntemler -muazzam güçlerin belirli noktalarda toplanması, cepheden yarma gibi en kaba harekat biçimleri, yarılmış noktaların gerisinde kalan düşmanın zırhlı birliklerle mekanik olarak kuşatılması- stratejik değildi. Bu tümüyle nicel, pozitivist, sürprizsiz, bu yüzden her noktasında “kamuya açık” ve reklam-tanıtım faaliyetleriyle kaynaşan ilke artık yetersiz kalıyordu. Ekonomik kaynaklar açısından karşılaştırılamayacak ölçüde zengin olan Müttefıklerin Hitler’i ezmek için sadece Almanların kendi taktiklerini kullanmaları bile yeterliydi. Savaşın ataleti ve duyarsızlığı, yıkımın uzayıp gitmesine yol açan o yenilgici psikoloji, stratejinin çürüyüşü ile belirlenmişti. Bütün eylemler matematiksel olarak hesaplanabildiğinde budalaca bir nitelik de kazanırlar. Bu savaş, radara ve yapay limanlara karşın, bir çocuğun haritaya küçük bayraklar yerleştirmesi gibi yürütülmektedir – herkesin bir devleti yönetebileceği düşüncesiyle alay edercesine. Spengler Batı’nın çöküşünde mühendislere ait bir altın çağ umudunu da görüyordu. Ama yavaş yavaş beliren olasılık, teknolojinin çöküşüdür.

71
Pseudomenos
— İpliği pazara çıkmış ideolojilerin büyük çekim gücü, psikolojinin ötesinde, mantıksal kanıt denen şeyin nesnel olarak belirlenmiş çürüyüşüyle açıklanmalıdır. Hakikatin yalan, yalanın da hakikat gibi göründüğü bir dönemeçteyiz şimdi. Her açıklama, her haber, her düşünce daha önce kültür endüstrisinin merkezlerinde biçimlendirilmiş olarak geliyor bize. Böyle bir ön-biçimlendirmenin tanıdık izini taşımayan şeylerse inandırıcılıktan yoksun bulunuyor, çünkü kamuoyu kurumları ortaya sürdükleri her şeyi bin türlü olgusal kanıtla ve topyekün iktidarın el koyabildiği her çeşit makullük aylasıyla donatabiliyorlar. Bu türden basınçlara direnen doğrular, imkansız görünmenin yanında, kültür endüstrisinin son derece yoğunlaşmış yayım aygıtıyla yarışamayacak kadar da güçsüz kalıyor. Almanya’nın sunduğu uç örnek, genel mekanizmayı da aydınlatır. Nasyonal Sosyalistler uyguladıklan sistematik işkenceyle Almanya içindeki ve dışındaki halklara dehşet salmışlardı; ama hunharlıklarının inanılmaz boyutlara varması onları teşhir olmaktan da kurtarıyordu. Eylemlerinin akla sığmazlığı, herkesin o pek kıymetli barışı kurtarmak adına zaten inanmak istemediği ama aynı zamanda teslim de olduğu şeye inanılmamasını kolaylaştırıyordu. Titrek ve dokunaklı sesler işitiliyordu: Zaten her şey çok abartılmıyor mu. Savaşın patlak vermesinden sonra bile toplama kamplarıyla ilgili ayrıntılar İngiliz basınında rağbet görmemişti. Her korkunçluğun aydınlanmış dünyada bir korku filmine dönüşmesi kaçınılmazdır. Çünkü bilinçdışından iştahlı bir karşılık alan bir nüve vardır hakikatin doğru olmayışında. Mesele sadece bilinçdışının vahşet eylemlerini beklemesinden de ibaret değildir; Faşizm. başka yerlerde gizlenmiş durumda kalan tahakküm ilkesini açıkça ortaya koyduğu ölçüde daha az “ideolojik” sayılır. Hiç fark etmez demokrasilerin ona karşı birtakım insani değerleri öne sürmesi: Faşizm, bu değerlerin insanlığın tümünü temsil etmeyip sadece kendisinin ıskartaya çıkarmaktan korkmadığı bir serap olduğunu belirterek kolayca çürütecektir demokrasilerin savını. Ama uygar dünyada insanlar öyle bir umutsuzluk noktasına gelmişlerdir ki. dünya kendisinin ne kadar da habis olduğunu itiraf etme görevini onların kötü yanlarına yüklediği anda, o pek çelimsiz iyi yanlarından da hemen vazgeçmeye hazırdırlar. Öte yandan, muhalefetin siyasal güçleri de, yıkıcılık gerekçesiyle büsbütün ezilmemek için sürekli yalana başvurmak zorunda kalmaktadırlar. Bir muhalefetin yerleşik düzenle -bu düzen daha da karanlık bir geleceğe karşı ona bir sığınak sağlıyordur hiç değilse- arasındaki mesafe ne kadar açılırsa, Faşistlerin de onu hakikatsizliğe mıhlaması o kadar kolay olur. Ancak mutlak yalan doğruyu söyleyebilir bugün. Doğruyla yalanın ayrım yapmayı nerdeyse imkansızlaştıracak ölçüde birbirine geçmesi ve en basit bilgi parçasına tutunmanın bile bir Sisyphos emeği gerektirmesi, savaş alanında yenik düşen ilkenin mantıksal örgütlenme alanında zafere ulaştığının işaretidir. Yalanların uzun bacakları vardır: Kendi zamanlarının önünde giderler. Hakikatle ilgili her sorunun iktidar sorununa dönüşmesi – eğer iktidar tarafından imha edilmeyecekse hakikatin de kaçınamayacağı bir süreç- eski despotik düzenlerde olduğu gibi hakikati bastırmakla kalmıyor, doğruyla yalan arasındaki ayrımın yüreğine saldırıyordur: Kiralık mantıkçıların zaten vargüçleriyle silmeye çalıştıkları bir ayrım. Öyleyse öldü mü kaçtı mı kimsenin bilmediği Hitler de hala yaşıyor demektir.