Mayıs, 2010 için arşiv

TANRI NEDEN DOÇENT OLAMADI?

Yayınlandı: Mayıs 30, 2010 / Literature

1. Tek bir orijinal yayını vardı.

2. İngilizce değildi.

3. Yayında hiçbir referans yoktu.

4. Yayın hakemli bir dergide yayınlanmamıştı.

5. Yayının ona ait olduğundan şüphe edenler bile bulunmaktadır.

6. Dünyayı yaratmış olabilir, fakat o zamandan beri ne yaptı?

7. Elde ettiği sonuçları bilim dünyası ondan bağımsız tekrarlamada zorlandı. Koyunlar çabuk yaşlanıp
öldüler.

8. İnsanları deney malzemesi olarak kullanma konusunda etik komisyonundan izin almadı. Malpraktis yasası ise umurunda bile değildi.

9. Deneylerinden biri iyi sonuç vermeyince, deneye katılanları suda boğdu.

10. Derse hiç gelmedi. Sadece öğrencilerine gönderdiği kitaplarını okumalarını söyledi.

11. Bazı rivayetlere göre kendi oğluna ders verdirdi.

12. İlk iki öğrencisini, çok fazla öğrendiler diye okuldan attı.

13. Öğrencilerinin çoğu sınavlarından geçemedi.

14. Kendisiyle görüşülebilecek saatler düzensizdi ve görüşmeleri için genellikle dağ başında randevu veriyordu.

Can YÜCEL

FRIDA KAHLO

Yayınlandı: Mayıs 28, 2010 / Art

Handmaid’s Tale okunur.. -Her ne kadar çok iyi bir sistem ve erkek hegomonyası eleştirisi yapmak için yazılmış olsa da- Güçsüz kadınlarla dolu bir kitap okumanın verdiği sıkıntıyla hemen bir doz Frida Kahlo ihtiyacı duyulur bünyede.. Duvardaki Kahlo resmine bir süre bakılır ve hüzünlü bir huzur,,
Frida Kahlo demişken; resmi sitesine buradan ulaşabilirsiniz..
Ve ayrıca çiçeği burnunda keşfettiğim ve pek başarılı bulduğum sitede Frida Kahlo hakkında tadından yenmez bir yazı bulunmakta.. Okumanızı şiddetle tavsiye ederim.. Tıklayınız.. Tadını çıkarınız..

Kahlo’nun “başına gelen iki büyük kazadan biri olan Diego RIVERA’ya yazdığı mektup:
-SEVMEKTEN NE ZAMAN VAZGEÇTİM?-
kotu gunumde yanimda olmadigin zaman vazgectim.
canin sikildiginda benimle paylasmadigini, kirilacak veya tedirgin olacak olsam bile dusuncelerini acikca soylemedigini anladigim zaman vazgectim.
bana yalan soyledigini anladigim zaman vazgectim.
gozlerime baktiginda kalbinle bakmadigini ve bana hala soylemedigin seyler oldugunu hissettigimde vazgectim.
her sabah benimle uyanmak istemedigini, gelecegimizin hicbir yere gitmedigini anladigim zaman vazgectim.
dusuncelerime ve degerlerime deger vermedigin icin vazgectim.
agrilarimi dindirecek sicak sevgiyi bana vermediginde vazgectim.
sadece kendi mutlulugunu ve gelecegini dusunerek beni hice saydigin icin vazgectim.
tablolarimda artik kendimi mutlu cizemedigim ve tek neden sen oldugun icin vazgectim.
bencil oldugun icin vazgectim!!
bunlardan sadece bir tanesi senden vazgecmem icin yeterli degildi, cunku sevgim yuceydi. ama hepsini dusundugumde senin benden coktan vazgectigini anladim. bu yüzden ben de senden vazgectim.

PALYAÇO

Yayınlandı: Mayıs 28, 2010 / Poem
Etiketler:,

i.

kaç kişiyi öldürdüm düşlerimde
kaç kilo çekerdi yalnızlık
kaç kere ezildim altında
yaz yağmurlarının

belki de palyaçolar ağlardı pazartesi sabahları
her sirk geldiğinde ağlamaklı olurduk
hep ağlamaklı olurduk gülünecek halimize

kim sevmezdi çiçekleri filan
”ben sevmezdim” dedim, “yalan” dedi

bunu palyaço söyledi,
palyaço söyledi ben yazdım
yazdım, yazmasam ağlayacaktım

herkes ağlarmış biraz, ben de ağladım
sırf bu yüzden mi ağladım
alçaklık gibi bir şey oldu bu biraz

biraz birazdım her şeyden
dün biraz sinirlenmiştim mesela
yarın bir kadını seveceğim biraz
biraz biraz kör oldum bügünlerde

ama rakı kadehlerini boşaltmayın
eksilmesin hiçbir şey
hiçbir şeyden dahi olsa
kalsın biraz

ii.

umursamıyorum yılgınlığımı filan
çünkü sessizce yaşanmalı her şey
bir devrim sesszce olmalı mesela
ve her sözcüğüne inanmalı bir palyaçonun

bir palyaço neden yalan söylesin ki
ben palyaço olsaydım söylemezdim
marangoz olsaydım da söylemezdim
ben insan olsaydım yalan söylemezdim!

hem nereden çıkardınız palyaçonun yalnızlığını
kaç kilo çeker ki bir palyaço
hem neden yüzüme vuruyorsunuz
bir çirkin ördek yavrusu olduğumu

gocunmam ki ben, ben gocunmam
bir palyaço ne kara gocunmazsa
o kadar, o kadar gocunmam işte

rakı doldurun! eksilmesin

iii.

bitmedi, yazacağım daha
yazmazsam ağlayacağım çünkü
alçakça olacak biraz

hem biz o zaman kimdik ki, nerelere giderdik
her sokakta biraz daha eksilirdik
bilirdim, geceleri puslu puslu olurdu bazen
bazen birisi fısıldarmış gibi olurdu
”duyamadım”, derdim, “tekrar et!”
sessizliğe bürünürdü o vakit her şey
sokaklar daha bir puslu
palyaçolar daha bir ağlamaklı olurdu
ve ben daha bir alçak olurdum
ağlardım biraz

hem sen kimsin, çekiştirme diyorum
hatta kuyruğuma basma diyorum
acıyor, tırmalarım,-
diyorum

kahrol, kahrol!
diyorum

iv.

geçen gün yüzüme rastladım bir ilan panosunda
korktum birden, kusacak gibi oldum
”olur öyle” dedi palyaço,
”herkes alçaktır biraz”
”otur ulan!” dedim, bağırdım ona
ben bazen bağırırım biraz

”rakı doldur!” dedim, “eksilmesin!”
ben bazen eksilirim biraz
aslında hepimiz eksilirmişiz biraz
bunu sonradan öğrendim

ben aslında her şeyi sonradan öğrendim
herkes herkesi sonradan öğrenirmiş
bunu da sonradan öğrendim

örneğin;

geçen gün bir kadınla seviştim
biraz değil çok seviştim

ya işte öyle palyaço
diyorum ki,
bunu da yeni öğrendim
sevişmek de eksilmekmiş biraz

v.

kim sevmezdi ki kuş ötüşlerini filan
”ben sevmezdim” dedim, “yalan”
dedi
bunu palyaço söyledi
palyaço söyledi, ben yazdım
yazmasam, alçak olacaktım
hem ben roman da yazdım biraz

bazen diyorum ki, palyaço,
sen olmasan ben ne yaparım
alçakça eksilirim belki biraz
her yağmur yağışında yerindi dibine girerim
hiçbir kadının kasıklarını öpemem belki
ya da unuturum sonradan öğrendiklerimi

biraz biraz anlıyorum ki,
yüzler eller, o terli vücutlar filan
her şey plastikmiş biraz

vi.

haydi sirtaki yapalım palyaço
rakı doldur, yine eksildik biraz

Turgut UYAR


Fotoğraf: Tayfun İÇSEL

HUXLEY VE ÇELİŞKİLER

Yayınlandı: Mayıs 28, 2010 / Literature
Etiketler:

Malum, tezim Brave New World üzerine olduğundan benim için pek değerli olan Aldous Huxley ile daha da haşır neşir olduk bu sene.. 2000 yılı Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Dergisi’nde Huxley üzerine yazılan bir yazı geçti elime… Buyurunuz efendim..

Ondokuzuncu yüzyılın son yılları ve yirminci yüzyılın ilk yansı insanlık tarihin o döneme değin görmediği gelişmeleri çok yoğun olarak yaşadığı bir dönem olmuştur. Endüstriyel kapitalizmin, Marksist komünizmin, faşizmin, ortaya çıkışı ve bilim ve teknolojideki hızlı gelişmeler topluma dönük yazarları insanlığın geleceği konusunda düşündürmeye başlatmış ve endişe ve isteklerini edebiyat yoluyla topluma ulaştırmaya itmiştir.
Amerikan ve İngiliz yazarlarından esinlenmiş olan ve dolayısıyla İngiliz ve Amerikan yazarlarına ilham kaynağı olan Rus yazarı Zamyatin, İngiliz yazan H.G. Wells, ve yine İngiliz yazan Aldous Huxley gibi düşünürler,
insanları özellikle iki ‘tehlike’ ye karşı uyarmayı amaçlamış, ve romanı da bu uyarıyı yapabilecekleri en etkili araç olarak görmüşlerdir. Bu yazarlara göre (daha sonra Orwell de aynı görüşü paylaşmıştır), Zamyatin’in özetlediği gibi insanlığı bekleyen iki büyük tehlike vardır: Birincisi ‘Makine’nin ezici, ulaşılmaz gücü, ikincisi de ‘Devlet’in ezici ve ulaşılmaz gücü. Bu iki konuya yönelik uyarıları fantastik biçimde işleyen Zamyatin’in Rusya dışında basılan Wg (Biz) adlı bir tür bilim kurgu sayılabilecek yapıtının sadece Orwell’e esin kaynağı olmadığı, aynı zamanda A. Huxley’in Brave New World (Yeni Dünya) adlı bilim kurgu romanına da örnek olduğu iddia edilmekle beraber Huxley kendi antiütopyasınm ortaya çıkışına esas H.G. Wells’in Men Like Gods (Tanrı gibi İnsanlar) adlı ütopyasının neden olduğunu belirtmiştir.Her ne kadar sözü geçen yazarlar, Makinenin ve totaliter ya da sömürücü düzenlerin insanı ve insana özgü özellikleri tehdit ettiği konusunda görüş birliğindeydilerse de bu konuya olan yaklaşımlarında, bu konuyu yorumlamalarında ya da idealin ne olabileceği konusundaki görüşlerinde
önemli farklılıklar taşıyorlardı. Huxley, bilimsel metotlarla kurulmuş, ya da belirli bir süreç içinde oluşmuş ve gelişmekte olmakla beraber belirli bir denge ve düzen sağlamış olan bir ütopyada bireyin psikolojik durumunu incelemek suretiyle böyle bir ideal dünya anlayışını sorgulamayı amaçlıyordu. Huxley’nin ‘ütopyası’ genel hatlarıyla Wells, ya da ondan önce yazmış olan ondokuzuncu yüzyıl Amerikalı ütopya yazarı E.Bellamy’nin düşlediği gibi teknolojiyi ve bilimi toplumun temel taşları sayan ve faydacılık (utilitarianism) unsuru çok belirgin olan akılcılığın çarpıcı boyutlara ulaştığı bir dünya sergiler. Ne var ki Huxley, bu yazarların benimsediği şeyleri insanlığın geleceğini ve mutluluğunu tehdit edeceğini, bu belirtilen unsurların yol açacağı olumsuzlukları daha ilk
baştan vurgulayarak sözü geçen yazarların görüşlerini reddettiğini belirtir. Bir diğer ifade ile, Huxley’nin ütopyası aslında bir ironik ütopya, bir parodi, yani bir anti-ütopyadır. Ve bu anti-ütopya aynı Zamyatin’inki gibi iki
önemli özelliğe sahiptir: Birincisi, sergilenen toplum ve yaşam bilimsel olarak kurulmuştur. İkincisi de, bu toplum, bireyi ve bireyselciliği, mutluluğun tek nedeni olarak gördüğü denge ve faydacılık unsuru uğruna
yok etmeyi amaçlayan bir devlet tarafından yönetilmektedir. Böyle bir tablo çizmekle Huxley, yine aynı Zamyatin gibi mutluluğun ve özgürlüğün birbiriyle bağdaşmadığı inancını yinelemekte ve dolaylı olarak da
özgürlüğe, sanata, sevgiye, manevi değerlere, ve insan ilişkilerine verdiği önemin altını çizmektedir.
Huxley’nin ‘ütopya’sı ters çevrildiğinde ortaya çıkan görüş açıktır; pozitif özgürlük, insanın kendine karşı dürüst olması, bireyin o herkesten farklı bireyselliğini serbestçe ifade edebilmesi hayattaki en yüce iyilik ve güzelliktir, dolayısıyla da bu hayatın tek amacı olmalıdır. Sevgi ve artistik yaratıcılık ta bu gerçek özgürlüğün en belirgin ifadesidir.

Huxley’nin bilimsel şartlandırma ve bilimsel metotlarla her türlü yokluğu, hastalığı, kişisel, sosyal, ve ulusal çatışmayı ortadan kaldırmış olan bu ‘ütopya’yı, yukarıda da belirtildiği üzere, okuyucularına önermediği daha ilk sayfalardan itibaren anlaşılır. Forster ya da Wells gibi dönemindeki pek çok yazar gibi Huxley de nufüs artışından endişe duymuş ve oluşmakta olan bu ‘kitlelerin’ ne şekilde kontrol edilmesi gerektiği sorusunu cevaplamaya çalışmıştır. Üzerinde özellikle durduğu noktalardan biri, Wells’in iddia ettiği gibi bilim ve teknolojinin bu sorunu çözmede en önemli rolü oynayıp oynayamayacağı idi. Bunun sonucu olarak Huxley ironik ütopyasında biyolojiyi kitle üretimine uygular, insan beynini bilimsel metotlarla koşullandırır, ve nüfus artışını ve ‘kitleleri’ psikolojik olarak yönlendirir. Böylece Huxley’nin kitabında, ‘Ford’ dan sonraki yedi yüzüncü yılda kalıtım ve çevre, bilim ve teknoloji sayesinde çok önceden belirlenmektedir; kitleler de, ‘Pavlov’ yöntemi gibi yöntemlerle, yapmakla yükümlü oldukları işleri sevdiklerine, adil bir biçimde idare edildiklerine ve iyi muamele gördüklerine, dolayısıyla çok mutlu olduklarına inandırılmaktadırlar. Kendileri gibi yeni, fakat ruhsal açıdan hiçbir karmaşıklığı, derinliği, sıcaklığı olmayan insanlar yaratmakla meşgul olan insanların solgun, ruhsuz görünümleri Huxley’nin böyle bir dünyada insanların ruhsal gelişimleri ve gerçek mutlulukları hakkındaki karamsarlığını yansıtır. Huxley’in korkusu açıktır: insanlar sonuçta bilim ve teknolojiye ve onların erişilmez gücüne şiddetle inananlara ve bu gücü de kendi hakimiyetlerini sağlamlaştırmak için kullananlara esir olabilirler.
Bilimsel ütopyaların parodisi olan bu ‘ütopyada’ bilim ve teknolojinin tek başarısı sentetik müzik, sentetik gıdalar, sentetik aşk ve, belki de en korkutucu olanı, sentetik insandır. Huxley böyle bir iddia da bulunmakla kendi görüşlerinin Wells gibi düşünenlerin bakış açısından çok farklı olduğunu açıklamayı amaçlamaktadır. Wells, ister fantastik ister sosyolojik olsun tüm yapıtlarında, eğer insanlar onu akıllıca ve insanlığın yararına kullanırlarsa, bilimin insanları yücelteceğini, insanların evrende belirsiz olan yerlerini sağlamlaştıracağını, dolayısıyla sonuçta insanların mutluluğunu sağlayacağını iddia etmiştir. Huxley bunun zıttı olan görüşlerini romanda Mustapha Mond aracılığı ile okuyucuya iletir:
“Bilim tehlikelidir … bilim halk düşmanıdır. Bilim yararlı
olduğu kadar da tehlikelidir. Bizim bilim anlayışımız
kimsenin sorgulamasına izin verilmeyen ve tariflere baş ahçıdan
alınacak özel izin dışında hiç kimsenin bir şey ekleyemeyeceği bir
yemek kitabına benzer.”
Bilimsel yönlendirme sayesinde herkesin o tek olan, o kendine özgü birey özelliği yok edilmekte ve hiç kimsenin bilincine kavuşmasına fırsat verilmemektedir. Huxley’nin sosyalist ve faydacı ütopyaları parodi etme
amacının sonucu olarak, sürekli olarak her bir bireye herkesin tüm topluma ait olduğu inancı işlenmektedir. Yeni tanrı ‘Ford’a yapılan yakarışlarda bu açıkça ortaya çıkar:
Ford, biz on iki kişiyiz, bizi bir yap, sosyal ırmaktaki tek bir
damla gibi…O on ikiyi bir içersinde yok et.
Huxley’nin parodisi duygusallığı ve her tür mülkiyeti zararlı görüp faydacılığı, verimliliği ve düzeni esas alan ütopyalarda değinilen başka konulan da içerir. Örneğin, faydacılık, verimlilik, ve akılcılığın savunucusu ütopyaların (Plato’dan bu yana) temel önerisi olan çocukların devlet kontrolünde büyütülmesi gerektiği önerisi doğrultusunda, Yeni Dünyalılar monogamiyi toplumsal bir ayıp olarak görürler, ve onun geçmişte yarattığı
sorunları tartışarak poligaminin erdemlerinden, yararlarından söz ederler. ‘Brave New World’da insanlar daha bebeklikten sistematik olarak her tür duygusallıktan arındırılır. Örneğin, bebekler bir duygusallık
gösterdiklerinde hemen elektrik akımıyla canları acıtılır; çocuklar uykularında sürekli olarak duygusallığı yok etmeye yönelik belirli sloganları tekrar ederler. Yine insanları duygusallıktan arındırma politikasının bir uzantısı olarak insanlar sürekli mekanik oyunlarla vakit geçirmeye teşvik edilmektedir. Sonuç olarak da aile kavramı ve aile sevgisi artık ortadan kalkmıştır. Sadece ‘uygunsuz’, ‘aykırı’ olarak nitelendirilen kişiler arasında arkadaşlık kurulabilmektedir.
Bir diğer ifade ile, Huxley’nin çağdaşlarının önemli bir kısmının kötü, zararlı, ya da çirkin olarak kabul ettiği pek çok şey Huxley’nin ‘ütopyasında’ olağan ve erdemli bir davranış sayılmaktadır. Böyle bir tabloyla da Huxley
gününde yaygın olan ‘şimdiye kadar doğru olan görüşlerin doğruluğu sorgulanmalıdır’ tutumunu da yermektedir. Bu tersine çevrilmiş, ters yüz edilmiş normalliğin en belirgin olduğu ve de bunu en iyi simgeleyen unsurlar Hıristiyanlık konusunda görülür. İngiltere’nin en yüksek dini kurumu olan ‘Archbishop of Canterbury’ makamının yerini ‘En Yüksek Toplum Şarkıcısı’ pozisyonu almıştır. ‘Tanrımız’ saygı hitabının yerini mekanik miladın başlangıcını simgelemek amacıyla ‘Fordumuz’ hitabı almıştır. Hıristiyanlığın simgesi olan haç, T. Ford’un ‘T’ sinden
hareketle artık sadece bir ‘T’ ye dönüşmüştür. Tüm bunlar artık Ford’dan sonraki 632 yılındaki yeni dünyada duyguların körelmiş olduğunun ve görünürdeki o sözde ‘mutluluğun’ da aslında suni bir mutluluk olduğunun işaretleridir. Kısacası, bu yeni dünya sadece gerçek sevgiden değil aynı zamanda gerçek saygıdan de yoksundur.
Huxley’nin parodisinin güçlü olduğu bir diğer nokta da ‘mükemmellik’ gerçekleştirilecektir inancına yönelttiği eleştiridir. Yeni dünyada -her ne kadar her şey bilim aracılığı ile bilimsel olarak yapılmaktaysa da- akılcı ütopyaların bilim insanları yükseltir, mükemmelliğe eriştirir iddialarının aksine, mükemmelliğin henüz görülmediği durumlar vardır. Örneğin, o ortaya çıkacağı varsayılan eşitlik hala gerçekleşmemiştir; tam tersine, toplumda çok katı bir hiyerarşi vardır. İdareciler toplumu ‘işe yarayanlar, işe yaramayanlar’ ya da ‘üstekiler, aşağıdakiler’ olarak nitelendirmekte, o işleri yapacak kişiler olarak doğmalarını ve yok olana kadar da öyle kalmalarını sağlamaktadır.
Yani toplum bilim sayesinde eşitliğe ulaşacağına, mutlak bir eşitsizliğe varmıştır; bazıları bilim ve teknolojiyi kendi hükümranlıklarını güçlendirmek için kullanmıştır ve kullanmaktadır. Otoritelerinin de bozulmaması, yok edilmemesi için de son derece katı ve acımasız davranmaktadırlar. Dolayısıyla Huxley, Wells ya da Bellamy gibi ütopyacıların dengeli bir toplumda insanların sırayla vasıfsız, angarya, ya da süfli işleri yapacakları, bundan da onur ve mutluluk duyacakları fikrini de reddetmektedir. Huxley’ye göre böyle bir toplum ve ‘tanrı gibi insanlar’ kavramı hiçbir zaman gerçekleşemeyecek bir düştür:
Hiçbir devlette bütün üstün insanların güçlerini tam anlamıyla göstermelerinin mümkün olamayacağı apaçık ortadadır, çünkü gerçekten de hiçbir toplum üstün vatandaşlarının belirli bir kısmından fazlasına bu olanağı sağlayamaz. Belirli bir sayıdan fazlası idarecilik yapamaz, belirli bir sayıdan fazlası bilimsel
araştırma yapamaz, belirli bir sayıdan fazlası sanatla uğraşamaz ya da vatandaşlarına liderlik yapamaz. Eğer…her birey üstün işleri yapacaksa, o vakit kim süfli işleri yapmayı ya da boyun eğmeyi kabul edecektir? Bay Wells’in sayısız ütopyalarından birinde yaşayanlar sorunu hem idare etmek hem de idare edilmekle, hem de üstün işleri ve niteliksiz işleri sırayla yapmak suretiyle çözümlemişlerdir. Jones piyano çalarken Smith
gübre serpmektedir. Vardiyelerinin sonunda görevlerini değiştirmektedirler; Jones gübre yığınına yönelmekte, Smith de Chopin’den bir A Minör çalmaktadır. Gerçekleştirildiği takdirde gerçekten de hayran olunacak bir düzenleme.
Barışa ve uyuma büyük bir özlem duymakla beraber, Huxley, bir anlamda Churchill’in hayatın yücelmesi için çatışma gereklidir görüşüne de katılmıyor değildi. Dolayısıyla da devrindeki pek çok düşünür ve yazar gibi
o da bir çıkmaz içindeydi. Bir yanda aşırı akılcılığa ve faydacılığa karşı bir
dereceye kadar duygusallığın, çatışmanın, ve yaşam savaşının olması
gerektiğine inanıyor, öte tarafta ise bu zıt unsurlar arasında nasıl bir denge
kurulmasını da kestiremiyordu. Bu çelişkiler, bu cevaplayamadığı sorun,
Huxley’nin doğal olarak görüşlerini farklı karakterler aracılığı ile
yansıtmasına neden oldu. Bu zıtlık, geleceği belirsiz mutluluğun temsilcisi
Mustapha Mond’un dünyasına etkisiz bir tavır sergileyen Bernard, bu
sorun üzerinde düşünüp ona çözüm bulmaya çalışan Helmotz Watson, ve
yeni dünyanın dışındaki ilkel yaşamdan gelme Savage (Vahşi) aracılığı ile
ortaya konur. Her ne kadar ilkel yaşamı, diğer bir ifade ile o devir
geleneksel yaşamın temsilcisi sayılan Savage bir anlamda esas karakter olsa
bile Huxley insanlığın geleceğinin onunla da garanti edilemeyeceğinin
farkındadır, çünkü Huxley nasıl aşırı akılcılığı insanlığı özenilecek bir yaşam
biçimine götürecek bir özellik olarak görmüyorsa, Savage’ın ilkelliğinin de
insanlığı bir yere götürmeyeceğinin farkındaydı. Mustapha Mond ve Savage
arasında geçen konuşmalar, Savage’ın dünyası ile Mustapha Mond’un
dünyası arasındaki zıtlıklar arasında, yani ilkellik ile ütopya, sıkıntı ve
çatışma ile çatışmanın en ideal biçimde kontrol altına alınması arasında bir
denge kurulması gerektiğine işaret eder. Fakat önceden de belirtildiği gibi,
Brave New World’u yazdığı zamanlarda Huxley buna bir çözüm bulmakta
zorluk çekiyordu, bu nedenle de her şeyi olacağını düşündüğü veya
istemediği şekliyle sergileyip esas dengeyi okuyucunun kurmasını, sorunun
ne şekilde çözülebileceğini okuyucunun bulmasını bekler.
Aslında Savage her ne kadar ‘Reservation’dan gelmeyse de, Yeni
Dünyalı bir ‘Alpha Plus’ (‘Artı Alfa’) ve haAlaA özgürlüğün, dolayısıyla
ilkelliğin, kargaşanın, sıkıntının, kirliliğin var olduğu Reservation’ a kaçan
bir ‘Beta Minus’dan (‘Eksi Beta’) dünyaya gelmiştir. Böyle bir
dünyaya kaçtığı için Beta Minus’ın ‘Brave New World’a dönmesi
yasaklanır; yani ‘Beta Minus’ çocuğunu bu ‘çirkin’ ortamda dünyaya
getirmek zorunda kalır. Ancak özgür bir ortamda yetiştiği için Savage
Brave New World’daki o artık kitlenin bir parçası haline gelen, kişilikten
yoksun insanların aksine güçlü bir kişiliğe sahip olur. Faydacılık, akılcılık
esasına bağlı topluma geldiğinde, kendine özgü kişiliği ile de romantik bir
karakter vasfını kazanır. Bu gelişme ile de Huxley duygusallık ile bilimsel
bir gelecek arasındaki uçurumu ve çatışmayı çok daha etkileyici bir biçimde
ortaya koyar. Savage ‘Brave New World’lu sevgilisi ile olan
arkadaşlığında duygusallıktan yanadır ve mekanik hale gelmiş fiziki
aşktan rahatsızlık duyar. Öte yanda, Lenina mekanik bir dünyada büyüdüğü
için duygularından ve duygusallıktan nefret eder, ve bunu mekanik bir
bağlantı olarak gördüğü fiziki aşkta unutmaya çalışır. Bu farklılık
Savage ve Brave New World’lular arasındaki her tür tutumda ortaya çıkar.
Örneğin, yeni dünyalılar insanların bu mutlu yaşamı bırakmak
istemeyeceklerini düşündüklerinden bunu ‘kolaylaştırmayı’, yani insanlar
ölürken onlara işkence etmeyi uygun görürler. Ölmekte olan insanlara
çektirilen acıları gören Savage buna dayanamaz, ağlar ve sonunda da
işkencecilere karşı koymaya kalkar. Bir tarafta tamamiyle aşırı duygusal bir
davranış diğer tarafta da had safhada, adeta acımasız boyutlara varabilen
bir akılcı tutum sergilenmektedir. Her ne kadar her iki tutumda da, yaşam
tarzında da bir dereceye kadar yararlı olabilecek, dolayısıyla
benimsenebilecek özellikler varsa da, her ikisi de oldukları şekliyle yanlış,
ürkütücü, ve gereksiz ya da zararlı olabilmektedir. Huxley’nin demek
istediği, eğer bu hayat tek gerçekse, o takdirde mutluluk tek amaç olabilir.
Bu durumda da yeni dünyalıların insanın ölümsüzlükle ilgili özlemlerini
bilimsel metotlara yok etmeleri doğrudur. Ama eğer yaşam bu dünya ile
sınırlı değilse o vakit yeni dünyalılar yanlış yapmaktadır. Bu ikinci durumda
da Savage’ın dini ve duygusal bir takım değerlere sahip çıkması
onaylanması gereken tutumdur. Öte tarafta, yeni dünyalıların bazı acılan,
örneğin ölüm acısını yok etme çabaları da -metotları yanlış olmakla
beraber- bir dereceye kadar doğrudur.
İlkellik, duygusallık, ve manevi değerler ile aşırı mantıkçılık ve
faydacılık arasındaki çatışma yukarıda da belirtildiği gibi en açık olarak
Mustapha Mond ve Savage arasındaki konuşmalarda ortaya çıkar. Mustapha
Mond’un tezi özgürlükle mutluluğun birbiriyle bağdaşamayacağıdır;
özgürlüğün olduğu yerde tam ya da gerçek mutluluk olamaz, mutluluğun
olduğu yerde de özgürlük olamaz. Dolayısıyla, seçim bu iki durum
arasında yapılmalıdır. Mutlak eşitlik hiçbir zaman gerçekleşemeyecektir,
bu durumda da iki seçenek vardır; insanlar ya sosyal ve ekonomik
eşitsizliklerin getirdiği sıkıntı ve güçlüklere katlanacaklardır ya da her şeyin
güzel ve herkesin eşit olduğu varsayımıyla beyinlerinin bilimsel olarak
yıkanmasına izin vereceklerdir. Savage de, Huxley’nin çağdaşları gibi, ya
‘Reservation’ın özgürlüğüne ve bunun sonucu olan karmaşaya dönecektir ya
da özgürlüksüz mutluluğun yaşandığı bilimsel, ruhsuz ve akılcı Brave New
World’u seçecektir: Savage seçimini açıklar:
‘Peki öyleyse.Mutsuz olmayı seçiyorum.’
‘Yani yaşlanmayı, çirkinleşmeyi ve elden ayaktan düşmeyi
kabul ediyorsun’ ‘Frengi ya da kanser olma, bir lokma yemeğe
muhtaç kalma, kaba saba olma, sürekli yarın endişe ve korkusu
içinde yaşama, tifo olma, ve akla gelebilecek ya da telaffuzu dahi
olanaksız her çeşit acıyı çekme hakkını seçiyorsun.’
Uzun bir sessizlik oldu.
Savage, ‘Hepsini kabul ediyorum’, dedi.
Mustapha Mond omuz silkti. ‘Nasıl istersen’, dedi.
Savage yeni dünyada ‘mutluluk’ denilen şeyin aslında mutluluk
olmadığını Mond’a söylemekten çekinmez:
Sizinki gibi bir sahte mutluluk dünyasında yaşamaktansa
mutsuz olayım daha iyi.’5
Aslında Savage’in seçtiği yaşam biçimi bu da değildir; her iki yaşam tarzı
da onu rahatsız etmektedir. Tek çıkış yolu intihardır. O da karşılaştığı sorunu
çözemeyince bu ‘çözümü’ seçer.
Savage’in çözümsüzlüğü vurgulayan ‘çözümü’ bir anlamda Huxley ve
onun gibi düşünen çağdaşlarının karşılaştığı ikilemin ve bu ikilem
karşısındaki çaresizliğin bir yansımasıdır. Bir diğer anlatımla, ‘Savage’in
intiharı bir anlamda hem ‘Reservation’ın hem de ‘Brave New World’un
simgelediği yaşam biçimlerinin her ikisinin de -yani gelecekteki bilimsel
ve akılcı yaşamın ve de Huxley’nin günündeki karmaşayla, çatışmayla dolu,
duygusal yaşamın- zaferinin bir ifadesidir. Ne var ki, yeni dünyada da bazı
aykırı düşünenlerin olması Huxley’nin tüm ümitlerini de yitirmediğinin bir
belirtisidir. Gerçekten de aşağıda da değinileceği üzere Huxley 1945’da ve
1946’da daha farklı görüşler gelişmiştir.
Fakat, 1930’larda Huxley’nin sergilediği bu karamsarlık, ve bilim
ve teknolojiyi de bu karanlığın gelişini kolaylaştırıcı unsurlar olarak
görmesi, yine toplum ile ilgili görüşler belirtme amacında olan bazı
yazarları kızdırmıştı. Örneğin, H.G. Wells Huxley’nin bilimsel bir toplumu
hicvetmesini, akılcılığı abartmasını ve bunları bir kabus olarak
göstermesini, ve tüm bu eleştirilere rağmen o günkü sıkıntıları ve
huzursuzlukları çözümlemeye yönelik hiçbir alternatif sunmamasını esas
eleştirilmesi gereken şeyler olarak görüyordu. Wells, Huxley’nin arkadaşı
G. Heard’e yazdığı bir mektupta Huxley’nin bu tutumunu bilime ihanet
etmek olarak gördüğünden onu şiddetle yerer. Bilim, teknoloji ve insan
artık bölünmez bir bütündür, bu gelecekte daha da belirginleşecek,
yoğunlaşacaktır. Ama bu Huxley’nin iddia ettiği gibi insanın bilime ve
teknolojiye esir olacağı anlamına da gelmez -ve gelmemelidir de. Eğer insan
bilimi ve teknolojiyi aklı ve vicdanı doğrultusunda insanların hizmetine
sunarsa o vakit hem dünya üzerinde bir cennet kurabilir, hem de -yahut,
böylece- geleceğini de garanti altına almış olur. Bunlar Wells’in karşıt
görüşleridir. İnsanlığın ümide ve çözümlere en çok ihtiyaç duyduğu bir
dönemde Huxley’nin insanlığın geleceği ile ilgili olarak böyle karanlık
tablolar sergilemesini kabullenemeyen Wells, Huxley’e olan eleştirilerini
1930’lar ve 1940’larda da sürdürmüştür: Phoenix adlı yapıtında Huxley’nin
karamsarlığını yersiz gördüğünden şiddetle yermiştir:
A. Huxley, A Brave New World’dan -insan ümit ve cesaretini
avam bir şeymiş gibi gösteren uzun bir alay- bir masokist ve
sadisti konu alıp onu, sanki cehaletten değil de dünyadan elini
ayağını çekip düşünceye dalmanın gerektiği ilkesini yaymaya
yönelik hevesinin kontrol edilemez olduğundan kaynaklanan,
mistisizm ve materyalizm arasındaki bir çatışma olarak sunan
Grev Eminence’a kadar harika bir sindirme edebiyatı sergilemiştir.
(Huxley’nin) yandaşı Gerald Heard de, böyle bir baskıcının mistik
yenilgisini, Pain,Sex and Time, adıyla iyi pazarlanabilir bir
kitap da aydınlatmaya kalkmıştır.
Huxley’nin yeni bir düzenin kurulmasında yapıcı değil engelleyici bir
rolü olmuştu:
Huxley büyük bir beceri ile yazmaktadır, (akılcı) yeniliklerin
hizmetine kazandırılabilecek pek çok etkilenebilir gencin
hevesini,canlılığını kırmıştır. Ondan nasıl faydalanabileceğimiz
konusunda fazla bir sorun yaşamıyoruz çünkü kendisi olumlu bir
amaç için tamamiyle işe yaramaz.
Huxley, Wells’e göre, sorumluluktan kaçmanın en çarpıcı
örneğini sergiliyordu. Onun gibi yazarlar
İşlerini her zaman sorunlardan uzak duracak şekilde
yaparlar.Sıkıntılar onları aklıselim çizgisinde bir aşağı bir yukarı
çıkartır durur. Günümüzün insanlığnı ilgilendiren bu görülmemiş
değişiklikler karşısında, bu tip insanlardan bazıları, üstlenmekle
zorunlu oldukları sorumluluklarından kurtulacakları düşüncesiyle
ya intihar ederler, ya umutsuz bir çöküşe düşerler, ya da olayların
akışına teslim olurlar.
‘insan ne yapabilir ki?’ diye sorarlar Her şey onların
aleyhinedir. Herkes onlara sırtını dönmüştür.
Kendisinin Huxley’den farklı olduğunu vurgulayan Wells devam eder:
Oysa aklı başında olanlar mücadele edeceklerdir, mücadelenin
ilk koşulu da mümkün olduğu kadar az ziyana uğramak ve
mücadelenin açık, net bir amacının olduğunu bilmektir.6
Ne var ki Huxley’nin fikirlerini, Wells gibi düşünen çağdaşlarının
eleştirileri ya da görüşleri de değiştiremedi. Özellikle de İkinci Dünya
Harbinin dehşet verici olaylarını -kitlelerin nasıl bazı belirgin sloganlarla
hipnotize edildiklerini, bilim ve teknolojinin nasıl despotizmin
krallığını güvence altına almak için insanlar aleyhine, hatta bir zulüm aracı
olarak kullanıldığını- gördükten sonra Huxley, Brave New World’daki
endişelerinin haklılığına daha da inanır oldu. Çözüm, Wels’in iddia ettiği
gibi organize toplumda, bilimsel şekillendirme sistemlerinde, sistemtik
olarak hür düşüncenin yok edilmesinde, ya da mutluluğun düzende olduğu
inancında saklı değildi. Huxley 1945’de bu görüşlerini bir kez daha yineler:
Sanat sanat içindir anlayışı ile direkt politik hareket
arasında manevi değerler alternatifi vardır. Ve totaliter faşizm ve
totaliter sosyalizm arasında katılımcılık ve ortak teşebbüs anlayışı
vardır; bu da manevi değerlerin en iyi yaşayabileceği, manevi
değerlere en uygun olan ekonomik-politik sistemdir. Oysa
günümüzdeki entellektüellerin çoğunluğu sadece iki alternatif
bilmekte, ve muzaffer olsa bile her şekilde sonu felâket olan bu iki
şıktan birine meyletmektedirler.7
Huxley, 1940’ların ortalarında, İkinci Dünya Harbinin tüm dehşetine
tanık olmasına rağmen 1930’lardaki kadar karamsar değildir, çünkü, her ne
kadar Savaş endişelerinin bir kısmını doğrulamışsa da, Huxley’e bir çıkış
noktası olabileceğini de göstermiştir:
Eğer (Brave New “World’ı’) yeniden yazmam gerekirse,
Savage’e üçüncü bir alternatif sunabilirim. Sorunun ütopya ile
ilkel uçları arasında bir sağduyu olasılığı daha şimdiden, bir
dereceye kadar, Brave New World’dan kaçıp ta Reservation’ın
sınırları içinde yaşayan mülteciler, kaçaklar arasında gerçekleşmiş
bir olasılık vardır. Bu toplumda ekonomi Henry George’un
görüşleri doğrultusunda olacaktır, politika katılımcı olacak ve
Kropotkines’i örnek alacak. Bilim ve teknik, (şimdi ya da Brave
New World’da olduğu gibi) insanların onlara adapte ya da köle
olması için değil, aynı Sabbath gibi, sanki onlar insanlar için
yaratılmış gibi kullanılacak. Din insanın nihai sona ulaşması için
akıllıca ve vicdan doğrultusunda izleyeceği bir yol, uğraş olacaktır Ve yaygın olan yaşam felsefesi bir tür geliştirilmiş bir
Faydacılık (Utilitarianism) olacaktır…. Yaşamın her safhasında
sorulacak soru ve cevap ‘Bu düşünce yahut davranış ne kadar
kendimden ya da mümkün olan en büyük insan kitleleri tarafından
İnsanlığın Nihai Sonuna bir katkıda bulunacaktır’ olmalıdır.8
Aslında Huxley’nin kendi içinde yaşadığı çelişki ve çağdaşlarının bir
kısmı ile olan fikirsel çatışması, yaşadıkları devir göz önüne alındığında çok
doğaldı. Ve, çelişkili gözükse bile, bir bakıma hepsi bir anlamda ortak
görüşler sunuyorlardı. Huxley ve eleştirmenleri, batılı insanın dünya
tarihinin en karanlık,en ürkütücü dönemini yaşadığı günlerde yazıyorlardı.
Tüm yazarlara göre insanın zihinsel ve ruhsal yapısı ciddi bir tehdit
altındaydı. Huxley insanın geleceğini, kendinden önce yazan Zamyatin
ve kendinden sonra yazan Orwell gibi, çok karanlık gördüğünden yapıtı
karanlık bir dünya sergiliyordu, fakat Huxley, aynı Wells gibi -tüm görüş
farklılıklarına rağmen- okurların Brave New World’u bir ikaz olarak
değerlendirilmesini istiyor, ve onları, duygularının ve akıllarının ışığı altında
en doğru yolu bulmaya teşvik etmeyi amaçlıyordu.

Doç.Dr.Sema EGE

BE DRUNK

Yayınlandı: Mayıs 26, 2010 / Uncategorized

You have to be always drunk. That’s all there is to it–it’s the
only way. So as not to feel the horrible burden of time that breaks
your back and bends you to the earth, you have to be continually
drunk.
But on what?Wine, poetry or virtue, as you wish. But be
drunk.
And if sometimes, on the steps of a palace or the green grass of
a ditch, in the mournful solitude of your room, you wake again,
drunkenness already diminishing or gone, ask the wind, the wave,
the star, the bird, the clock, everything that is flying, everything
that is groaning, everything that is rolling, everything that is
singing, everything that is speaking. . .ask what time it is and
wind, wave, star, bird, clock will answer you:”It is time to be
drunk! So as not to be the martyred slaves of time, be drunk, be
continually drunk! On wine, on poetry or on virtue as you wish.”

Charles Baudelaire

OI VA VOI- YESTERDAY’S MISTAKES

Yayınlandı: Mayıs 25, 2010 / Music

Yesterday’s mistakes; Oi Va Voi’nin acımasızlık örneği.. Bir şarkının sözlerinin bu kadar dokunaklı olması düpedüz haksızlık! Bu da yetmezmiş gibi vokalde Steve Levi’yi duymak birkaç milyon doz artırıyor etkiyi… Bense “Acı çekiyorum öyleyse varım” mottomun hakkını verip şu sıralar sürekli dinlemekteyim,,, O kadar ki; tezimin bir bölümünün başlığı “Yesterday’s Black Tomorrows”. Büyük ihtimalle işbu şarkıdan etkilendim..=)
İç ses: Etkilenmemek mümkün mü?

ÇOCUKLUĞUN SOĞUK GECELERİ

Yayınlandı: Mayıs 24, 2010 / Literature

Tezer Özlü’nün sözcükleri ayna işlevi gördü bende.. Garip..

Saplantıların acıları ,burada da sürüyor.uyandığım an başlayan,uykunun derinliklerinde ancak biraz azalan acı. Arkadaşlarıma belli etmemeye çalışıyorum. Onlar şakacı,özgür “beni” arıyor. Bulamıyor. Onların dünyasında iniş çıkışlar bu denli büyük değil. Onların dünyasında çoşku delilik derecesine varmıyor. Onların dünyasında bunalım ölüm korkusuna, belki de ölüm isteğine dönüşmüyor.onlar yemek yemeyi her zaman seviyor. Düzenli yemek yiyorlar.duygusal coşkular yemek gibi beslemiyor onları. Onlar işlerine inanmış.onlar “başkaldırmayı” savunurken, belli bir düzenin akışındaki yerlerini korumaya çalışıyorlar. Onlar, dolmuşa biner gibi evlenip, iner gibi boşanmıyor.”

“Düzen ve güven kadar ürkütücü bir şey yoktur.hiçbir şey.hiçbir korku… aklını en acı olana,en derine,en sonsuza atmışsan korkma.ne sessizlikten, ne dolunaydan,ne ölümlülükten,ne ölümsüzlükten,ne seslerden,ne gün doğuşundan,ne gün batışından.sakin ol.öylece dur.yaşamdan geç.kentlerden geç.sınırları aş.gülüşlerden gec.anlamsız konuşmaları dinle,galerileri gez,kahvelerde otur -artık hiçbir yerdesin.”

“iki insanın sarılarak geçirdiği bu sarsıntı, özü olmalı evrenin..”

“…Özü olmali gunesin.ozu olmali sevismeyi duyan ve duyuran gucun..
bizi saran sicakligin.soguyan gecelerin. ve geceleri buruyen yildizlarin. ve dolunayin. ve dolunayla birlikte uykusuz kalinan gecelerin soluk, sisli sabahlarinda ölümü bekleyen insanlarin. ölümde bir günlük olay değil mi?…”

” her anı ölüdür.

şimdi sen de bir anısın. sen de ölüsün. her zaman benimle birlikte olan, birlikte taşıdığım, yaşadığım sözcüklerime dönmem gerek. sözcüklerim olmadan o gökyüzüne nasıl dayanabilirdim. o caddeye, o geceye, gecelere, uykuyla uyanıklık arasında öylesine yatıp uyuyamadığım için sinirlendiğim ve her şeyi düşünüp, kalkıp düşündüklerimi sözcüklere çeviremediğim gecelere. ya da uykunun ölümsü derinliğinde var oluşumuzun küçüklüğünü algıladığım gecelere. bu yaşam, beni ancak içimde esen rüzgarları, içimde seven sevgileri, içimde ölen ölümü, içimden taşmak isteyen yaşamı, sözcüklere dönüştürebildiğim zaman ve sözcükler, o rüzgara, o ölüme, o sevgiye yaklaşabildiği zaman dolduruyor.

Başka hiçbir şey. ” *Yaşamın Ucuna Yolculuk-

Herkes herkessiz yaşayabilir..

“Bıraktım. Bıraktım. hepsini, kendi ve benim dünyamı anlamaları için bıraktım. ama hiçbiri kendi dünyalarını anlayamadı. ve bana ölümsüzlüklerin sonsuz acıları kaldı. ya da sonsuz bağımsızlıkları. Bu kadar duyguyu nasıl taşıyacaktım? Bunca yıl taşımış, bunca büyük kentin onca büyük alanlarında bu yalnızlığıma bir destek aramıştım. Beni yaşamcıl kılmakla en büyük ölümlerin en derin acılarını bana vermemiş mi bu insan olma çabası? Ben, insan olma çabasının sürekli üstüne giden ben? artık beni benden alsınlar. atsınlar bir alanın sabah süpürülen, sabah boş şişeleri taşınan bir büyük çöp tenekesine. ben de biraz onlardan olmak istiyorum. duyguları ölçüleyen, sevgilerini sevmeyen, acılarını acımayan, yollarını yürümeyen, uykularını uyuyan, iştahlarını yiyen, sevişme isteklerini boşaltanlardan olmak istiyorum. sevişme isteğinin sonunda tüm aşkları üstleyecek yorulmazlığı değil, yorgunluğu istiyorum bir insanın yürek atışlarında. ama sessiz gecelerin sonu var mı sanıyorsun. hayır? hayır mı? o zaman bir anadolu bozkırında özlediğin o adsız ve sıfatsız (zarif? snob? dalgacı?) beni, nasıl oluyor da bir orta avrupa kentinin bu kalabalık, trafiği yoğun caddesinin orta yerindeki, bu kahverengi halı döşeli odasında buluyorsun? çünkü, herkesi, her yerde bulmak mümkün.”

“Çocukluğum. Dün, buz gibi bir gölde, ördeklerin yüzdüğünü gördüğümde, aklıma Pavese’nin kız kardeşine yazdığı son mektuptan sözler geldi: ‘Kendimi buzda bir balık gibi hissediyorum.’ Ben de, kendimi buzda bir balık gibi hissediyor. Söyleyemiyordum.”

“bir şeyin değişmesinden ve hiçbir şeyin değişmemesinden korkuyorum.”

Yıldırım Türker’in Tezer’e mektubunu okuyabilirsiniz..

Fotoğraf: Okan METİN

ŞİMDİ SEVİŞME VAKTİ

Yayınlandı: Mayıs 23, 2010 / Music, Poem


çıplak heykeller yapmalıyım.
çırılçıplak heykeller
nefis rüyalarınız için
ey önümden geçen ak sakallı kasketli,
yırtık mintanından adaleleri gözüken
dilenci
sana önce
şiirlerin tadını
aşkların tadını
kitaplardan tattırmalıyım
resimlerden duyurmalıyım, resimlerden…

sana nasıl bulsam, nasıl bilsem,
nasıl etsem nasıl yapsam da
meydanlarda bağırsam
sokakbaşlarında sazımı çalsam
anlatsam şu kiraz mevsiminin
para kazanmak mevsimi değil
sevişme vakti olduğunu…

SAİT FAİK ABASIYANIK


Henri Cartier Bresson

Yayınlandı: Mayıs 23, 2010 / Photography

“Fotografta geometri esas olmalıdır ısık ve golgeler onu desteklemelidir” diye buyuran Henri Cartier Bresson Nazilere yakalanip esir alınmadan önce topraga gömdüğü Leica iii unu, 35 aylik toplama kampi esaretinden kaçıp kurtulduktan sonra yakalandığı köye geri dönüp gomdüğü yerden çıkarmış ve ölene dek kullanmıştır. (iç ses: waaoow!!)

Zamanımızın en büyük fotografçılarından sayılan Henri Cartier-Bresson utangaç olarak başladığı fotografçılığı son derece rafine olmuş ve kendi benliğine giydirdiği bir disiplin haline getirmiştir. Keskin bakışı ve o “an” ı keşfetme deki üstün görme yeteneği onu mesleğinde çok yukarılara taşımış ve çağdaş fotomuhabirliğinin zirvesine yerleştirmiştir. Eserleri dünyanın bir çok yerinde ki sanat müzelerinin duvarlarını süslemektedir. Fotograf ile ilgili yazıları: “The Decisive Moment” (Kararlı An) ve içindeki fotograflar Louvre müzesine giren ilk fotograf çalışmaları olmuştur. Aynı zamanda Kurucusu ve ilk başkanı olduğu Magnum şirketi dünya fotograf pazarını yönlendirmiş ve bir önder rolü oynamıştır.

Henri Cartier Bresson 1908 de Fransa nın Chanteloupe kasabasında orta halli bir aile de dünyaya geldi. Çocukluğunda edindiği Box Brownie marka fotograf makinası ile fotograf çekmeye başladı, bu arada resim sanatına da ilgi duyuyordu. Paris te bir stüdyo da iki yıl resim kursu aldı. Bu kurs ilerde kompozisyon ve görüntü çerçeveleme konusun da kendisine çok yardımcı oldu.

1931 yılında, 22 yaşında bir genç olarak Batı Afrika da bir yıl yaşadı, Burada ateşli bir sıtma hastalığına yakalandı ve tedavi için Fransaya geri döndü. Marsilyada geçen günleri sırasında fotografçılık ile çok daha yakından ilgilenmeye başladı ve ilk Leica sını burda aldı ve bir daha elinden bırakmadı. 35 mm lik film üzerine neler yansıtabileceğini görmeye başladığında, hayalgücünün alevi onu aldı götürdü. O günleri şöyle anlatır sanatçı: “Sokaklarda saatlerce dolaşırdım, yaşayan, canlı zamanı tuzağa düşürüp kesin sonuca götüren an’ı dondurmak için…”

Tüm kariyeri boyunca hep 35mm ye sadık kalmış ve “gözümün devamı” diye tanımladığı Leica sını utangaç olarak taşımış olduğuna her yazısında değinir, ama bir o kadar da süratli çekimler yapmıştır.

İkinci Dünya Savaşı çıktığında Fransız ordusunda görev yapmış ve Almanlar tarafında tutsak alınmıştır. İki adet başarısız kaçma deneyimlerinden sonra, üçüncüsün de kaçabilmiş ve savaş sonuna kadar direnişçilerle birlikte yeraltında çalışmıştır.

Foto muhabiri olarak kaldığı yerden devam etmiş ve 1947 Magnum Fotografı kurmuştur. Önemli ajanslar ve dergilere fotograf sağlayan bir kurum olarak çalışmış ve tüm dünyayı gezme şansı elde etmiştir. En önemli kitaplarını 50 ve 60 larda çıkartmış ve meslek yaşamından en önemli yeri tutan “The Decisive Moment” ı 1952 yılında çıkarmış ve ardından da 400 basıkılık retrospektif sergi 1960 da Amerika turuna çıkmıştır.
Foto Muhabiri olarak çalıştığı uzun yıllarda gördüğü şey ile özdeşleşmek istemiş ve olayı bir tek çarpıcı kare ile anlatmaya amaçlamıştır. Genel bakış felsefesi, haberciliği çok iyi bilmesi, fotografın sosyal etkileşimdeki rolünü çok iyi kavraması onun eserlerini eşsiz kılmıştır. Kitapların da yer alan eserlerine genel de bir kaç alt yazı ve not eklemekten hoşnut olan sanatçı, “saniyenin bir diliminde bir olayı ve nesneleri organize olmuş formlar halinde görmek o olaya gerçek anlamını yüklemektedir” demektedir. Bazı eleştirmenler Bressonun sadece bir “bas-çek” fotografçısı olduğundan bahsederler. Oysa zamanlamadaki hüner, ışığın, gölgelerin kullanımı, insan duygularını ve karakterlerin kullanımındaki üstün beceri, sadece bas-çek ile elde edilmiş kareler olamazlar.
Bir kitabında, “Fotografta, en küçük olarak gördüğünüz şey bir anda en önemli konu ve en büyük nesne haline gelebilir” demektedir. Her fotografında insan detayları çok önemli yer tutar ve gerçekçilik ten hiç vazgeçmemiştir. Ama bir yanıyla da bizlere romantik kompozisyonlar sunmaya ve bizi hep şaşırtmaya yönelmiştir.

Tüm fotografları normal, her amatörün kullandığı tipte 35mm, 50 mm lense sahip manual makineler ile çekilmiş, çok nadir olarak ta doğa çekimlerinde zoom lensler kullanmıştır.

Çok sayıda baskı ve kitap yayımlamış olan Henri Cartier-Bresson, bu hazine değerindeki eserlerine her bakışımızda gerçeğin ve güzelliklerin tahmin etmediğimiz yerlerde var olduğunu bizlere göstermektedir…

Kaynak:www.fotografya.gen.tr

Ustanın fotoğraflarına buradan ulaşabilirsiniz..