B&W In Colors: Delilik ve Fotoğraf

Yayınlandı: Temmuz 6, 2010 / Photography

Geçmişte olduğu gibi günümüzde de klasik hümanizma metinleri, insanlık durumunun değerlendirmesi için temel başvuru kaynaklarıdır ve gelecekte de olacaklardır. Dolayısıyla;

Stefan Zweig’a göre ”Erasmus ve Deliliğe Methiye”:

”Devrinin en büyük ve en parlak yıldızı” Rotterdamlı Erasmus, ”Batı’nın bütün yaratıcı kişileri ve yazarları arasında ilk bilinçli Avrupalı, barış adına mücadele eden ilk kişi, manevi bir idealin ve beşeri bilimlerin en muktedir şampiyonudur. O, şiiri ve felsefeyi, kitapları ve sanat eserlerini, dilleri ve halkları sevmiştir. Bütün insanlığı, renk ya da ırk ayrımı gözetmeksizin, daha yüksek bir uygarlığın hatırı için sevmiştir. Bütün kalbiyle nefret ettiği tek şey, aklın karşıtı olarak gördüğü fanatikliktir. Karşılıklı anlayışın baş düşmanı sayarak, dini, milli ya da felsefi fanatikliğin her biçimine karşı tavır almıştır. Bağnazlığın bütün dışavurumlarından nefret eder. Zihnin mutlak bağımsızlığı esastır. Hayatı boyunca parlak ve keskin zekasının bütün gücüyle sürekli fanatiklerin çılgın dogmatizmine karşı savaşmıştır ve arada bir de olsa düşmanlarının saçma sapanlıklarına gülümseyebilmiştir. Bu nadir ve şanslı anlarda, dar kafalı fanatiklik, salt, entellektüel sınırlılığın müessif bir göstergesi ve son derecede eğlenceli bir sınıflandırmasını gerçekleştirdiği Deliliğe Methiyesi’nde ince ince alay ettiği Stultitia, deliliğin birçok çeşit ve şekillerinden biri olarak ortaya çıkar. Erasmus’un misyonu için varoluşun anlamı, bütün çelişkileri, armoniyle sentezlemektir. Bu çok taraflı uzlaşma arzusu, çağdaşları tarafından takdirle karşılanmış ve Erasmizm neolojizmi türetilmiştir.

Şair, edebiyatçı, ilahiyatçı ve pedagog olarak yaratıcı faaliyetin bütün formlarını şahsında birleştirmiş olan Erasmus, tamamen farklı şeylerin bile füzyon yeteneğine sahip olduğunu düşünmüştür. Her toprakta, her ırk ve sınıfın iyi niyetli insanlarını, aydın insanın tek büyük liginde birleştirmek hayattaki amacıdır. Kasırgalarla dolu, stresli bir zamanda yaşamak, Erasmus’un trajik kaderi olmuştur. O, ilk Alman reformcudur. Devrinin taraf tutmayı reddeden tek lideridir. Amacı her koşulda evrensel kültür ve uygarlık mirasını muhafaza etmek, uzlaşmalar olanaksız olduğunda bile aracılığı denemek, bağımsız kalmak ve fanatikliğe karşı durmakdır. Hiçbir tarafa ait olmayışı (nulli concedo!), çağdaşları tarafından kayıtsız ve korkak (laodicean) bir tavır olarak değerlendirilerek eleştirilmiş, yalnız kalmıştır. Ancak, manevi hazinesini, insanlığa olan inancını, etrafındaki nefret kasırgasından sağ salim korumayı ve dokunulmamış kılmayı başarmıştır.

Çağdaşı reformcuların kaderleri, dramatik akıbetle son bulmuştur: John Huss, Savonarola, Servetus yakılmış, Thomas Munzer işkencede ölmüş, John Knox çektiği ceza ve cefadan genç yaşta hayatını kaybetmiş, Thomas More ve John Fisher’in kafası kesilmiş, Zwingli savaş alanında kendi vatandaşları tarafından kılıçtan geçirilmiştir. O, bu şehadetin de dışındadır.

Holbein’ın bizim için ölümsüzleştirdiği ışıl ışıl yumuşak bakışlı mavi gözleri, zamanının kargaşalı çilesinden ilerisine ve hiç de daha az hareketli olmayan içinde yaşadığımız devre bakmaktadır. Bir bibiofildir. Nerede olursa olsun, kitaplarla ve çalışma ile inşa edilmiş fildişi kulesinde yaşamıştır. Karışık olan herşey onu kızdırır. Mistik ve metafizik olandan hoşlanmaz. Geniş ufuklar onu cezbeder ama derinlik onu çekmez. Mübalağa ve aşırılık onun mükemmel akılcı zihnine yabancıdır. Devrindeki hiç kimse Erasmus kadar batıl inançlardan kurtulmuş değildir.

Deliliğe Methiye’yi bir satir olarak kaleme almış ancak kitap, bütün otoritelere karşı bir devrim olarak lanse edilmiştir. 1509’de yaptığı Roma-Londra yolculuğunun ardından, şanslı bir saatin çocuğu olarak ortaya çıkmıştır. Eser Thomas More’a ithaf edilmiştir ve ismi Moriae Encomium/ Laus Stultitiae /In Praise of Folly/ Deliliğe Methiye konmuştur. Erasmus’un, burada son derece usta bir şekilde resmettiği kılık değiştirme benzersizdir. Burada, acı hakikati ifade eden kelimeleri sarfeden bizzat kendisi değildir, kürsüye Stultitia/Folly/Delilik’i yerleştirmiştir. O da oradan kendini methetmektedir. Bu eğlenceli quid pro quo dolayısıyla okur asla kesin olarak kimin konuştuğundan emin değildir: Ben birşey demedim… Diyen Delilik Hanım’dı…

Dame Stultitia / Delilik Hanım, herkesi ele alır: Gösterişli retorikçiler, kılı kırk yaran hukukçular, herbiri evreni kendi çuvalına koyabileceğini hayal eden, anadan doğma kibirli filozoflar, paragözler, akademisyenler ve yazarlar, kumarbazlar ve savaş tacirleri ve nihayet ebediyen duygularının esiri, aşklarının nesnesini bütün güzelliklerin ve tatlılıkların zirvesinde hayal eden aşıklar. Şahane bir insan deliliği galerisi, Erasmus’un insan tabiatına dair benzersiz bilgisiyle bize sunulmuştur (1).

Michel Foucault’ya göre ” Erasmus ve Deliliğe Methiye”:

Ortaçağ’ın sonuna doğru delilik ve deli ikirciklikleri; tehdit ve acı alay, dünyanın başdöndürücü akılsızlığı ve insanların önemsiz gülünçlükleri içinde esas kişiler haline gelmekteydi ve örneğin, deli, tiyatronun merkezinde gerçeğin ortaya çıkmasına neden olan kişi olarak yer almaktadır. Delilik bilgin edebiyatı içinde de aynı şekilde tam da aklın ve gerçeğin kalbinde iş başındadır. Delilik bir söylev konusudur. Erasmus’un metni de bu ciddi metinlerin merkezinde yer alır. Yanısıra: Hieronimos Bosch’dan Brueghel’e kadar uzun bir imgeler hanedanı vardır.

Ölüm teması XV. yüzyılın ikinci yarısına kadar veya biraz daha ötelerine kadar tek başına hüküm sürmüştür. İnsanın sonu, zamanların sona ermesi, salgın hastalıklar ve savaşlar aynı çehreye sahip olmuşlardır. İnsan varoluşunu şirazesinden çıkartan şey, bu sona eriş ve kimsenin kaçamadığı bu düzendir. Ölüm dehşeti, sürekli bir alaycılık biçiminde içselleşmektedir. Ölüm zaten herşeydir. Delilik ölümün daha şimdiden gelmiş halidir. Giderek, delilik teması, ölüm temasının yerine ikame edilir.

Bilgelik, deliliğin heryerde ihbar edilmesine, insanlara daha şimdiden ölülerden daha fazla birşey olmadıklarının öğretilmesine ve iki terimin birbirlerine yaklaşmasının nedeninin deliliğin evrenselleştikçe bizzat ölümle bir ve aynı şey haline geleceğinin anlatılmasına dayanmaktadır.

Deliliğin Methiyesi’nin sonuncu bölümünün tümü, her meslek ve her tabunun büyük meczupluk rondosunu oluşturmak üzere geçit yaptığı uzun bir delilik dansı modeline göre düzenlenmiştir. Buna benzer başka örnekler de vardır, ancak giderek söz ve görüntü arasındaki güzel birlik çözülmeye başlamıştır.

Deliliğin Rönesans’ın ufku üzerindeki yükselişi, önce gotik simgeciliğin yıpranmışlığı boyunca farkedilmektedir. Gotik biçimler… Söylemeyi, hatırlatmayı ve öğretmeyi bırakmışlardır ve fantastik mevcudiyetlerini artık bütün mevcut dillerin dışında yalnızca alışık bakışlara ifşa eder hale gelmişlerdir. Kendini düzene sokan bilgelik ve dersten kurtulan görüntü, kendi deliliğinin çevresinde yörüngeye girmeye başlamıştır. Anlam artık dolaysız bir algılama içinde okunamamakta, biçim kendiliğinden konuşmaktan çıkmaktadır; onu hareket ettiren bilgi ile kendini dışa vurduğu biçim arasında bir boşluk açılmaktadır. Düş kurmak artık serbesttir. İmgeler dünyasının temelden dönüşmesi, çoğalmış bir anlamın zorlaması onu biçimlerin sıralanışından kurtarmaktadır. İmgenin altına bu kadar çok anlamın yerleşmesine rağmen o artık yalnızca tek bir esrarlı cephe sunmaktadır. Ve gücü artık eğitimden değil büyülemesinden kaynaklanmaktadır. Bosch, Bouts, Grünwald gibi ressamların yarattığı delilik imgeleri dolayısıyla, hayvanlık evcilleşmekten kurtulmuş, insanlığın kalbindeki karanlık kudurganlık ortaya çıkmıştır… Bu saçma figürler gerçekte zor, Şeytan’a kapalı, içe dönük bir bilginin unsurlarıdır. Bu, yasak bir bilgidir. Hem Şeytan’ın saltanatını hem de dünyanın sonunu, sonuncu mutluluğu ve nihai cezalandırmayı, yeryüzündeki kadiri mutlaklığı ve cehenneme düşüşü bildirmektedir. Bunun için Dürer’in çılgın intikamın dizginlenemeyen savaşçısı mahşer süvarilerine bakmak yeterlidir. Dünya’da zafer, deliliğindir.

Delilik insanı herbir yandan cezbetmektedir. Çünkü kabuslarına tebelleş olan hayvan bizzat kendi doğasıdır. Delilik Rönesans’ta insanın bütün zayıflıklarının meydana getirdiği koroyu yönetmektedir. Delilikte Bosch’un gördüğü haliyle varolan karanlık kozmik dışavuruma ilişkin herşey Erasmus’ta ortadan silinmiştir. Delilik artık dünyanın dört bir yanında insanı eline geçirmek için pusuya yatmaktan çıkmıştır, insanın içine sinsice süzülmektedir. Veya daha doğrusu insanın kendi kendiyle sürdürdüğü hassas bir ilişkidir. Deliliğin mitolojik olarak kişiselleştirilmesi Erasmus’ta edebi bir yapmacıktır. Fiili durumlarda yalnızca delilikler-deliliğin insani biçimleri vardır.

Erasmus’un tasarımında, deliliğin kendi dansının içine sürüklediği figürlerin ilki Philantia / benbenlik-özsaygıdır. Kendine bağlılık deliliğin ilk işaretidir. Fakat insan kendi kendine bağlı olduğu için hatayı doğru olarak, yalanı gerçek olarak, şiddet ve çirkinliği güzellik ve adalet olarak kabul etmektedir. Deliliğin XV. yüzyıldaki deneyi, edebiyatın ve felsefesinin ifade alanında öncelikle ahlaki bir taşlama edasına bürünmüştür. Bosch, Bruegel ve Dürer’in tamamen dünyalı seyirciler olmalarına ve etraflarında kanadığını gördükleri şu deliliğin içine kaymış olmalarına karşılık, onu tehlikeden korunacak kadar uzaktan algılamaktadırlar. Bosch, Bruegel, Thierry Bouts ve imgelerin tüm sessizliği delilik güçlerini saf bakış evreninde seferber etmektedir. Öte yandan Brant ve Erasmus’la, tüm hümanist gelenekle birlikte delilik, söylemin evriminin içine alınmıştır. Burada damıtılmakta, incelmekte, aynı zamanda silahlarını kaybetmektedir. Her kişi ona boyun eğmiş hale gelebilir ama onun saltanatı her zaman küçük çaplı ve nisbî olacaktır; çünkü bilgenin bakışları karşısında kendini vasat gerçekliği içinde ifşa edecektir, onun gülüşünün nesnesi haline gelecektir. Bundan ötürü onun için örülen defne taçlar onu zincire vurmaktadırlar. İsterse bütün bilimlerden daha bilgili olsun gene de onu delilik sayan bilgeliğin karşısında eğilmesi gerekecektir.

Son söze sahip olabilir ama hiçbir zaman dünyanın gerçeğinin son sözü değildir. Kendini meşrulaştırdığı söylev sadece insanın eleştirel bilincine dahildir. Ancak deliliği dil alanında bir deney haline getiren Rönesans esprisi zamanla yok olmuştur. Ama bunun bir yok olma değil gizlenme olduğuna Sade ve Goya tarafından tanıklık edilmektedir. Deliliğin trajik ve kozmik deneyi, deliliğin eleştirel bilincinin ve onun felsefi veya bilimsel, ahlaki veya tıbbi biçimlerinin altında, sağır bir trajik bilinç uyanık kalmayı sürdürmüştür. Nietzsche’nin son sözlerini, Van Gogh’un son görüşlerini uyandıran odur. Freud’un yolunun en uç noktasında hissetmeye başladığı herhalde o olmuştur (2).

Deliliğe Methiye:

Benim için ne derlerse desinler (çünkü deliliğin zırdeliler tarafından bile, her allahın günü nasıl hırpalandığını bilmez değilim) tanrısal etkilerimle tanrılara, insanlara sevinç saçan ben, yalnız benim. Bakın ben de bir övgü yapacağım ama bu ne Herakles’in ne Solon’un övgüsü, benim övgüm yani “Deliliğin Övgüsü” olacak. İşte ben, gördüğünüz gibi nimetlerin gerçek dağıtıcısı, Latinlerin Stultitia, Yunanlıların da Moria dedikleri deliliğim. Her yerde o kadar kendime benzerim ki, hiç kimse beni saklayamaz… Pek deli dinleyicilerim niçin olmasın? Deliliğin mesleğini tanıyanlara verebileceği en şerefli ad. Ama aslımı neslimi bilmeyen bir çok kimseler bulunduğundan bunu da Musa’ların yardımı ile tanıtmaya çalışayım. Ben ne Khaos’dan, ne de cehennemlerden çıktım; hayatımı ne Saturn’a, ne Yafes’e, ne de o eski püskü tanrılardan herhangi birine borçluyum. Babam Plutus’tur (Zenginlik). O bana Neotete’yi, gençliği, ana olarak verdi. Aşkın en tadına doyulmaz vecitleri içinde doğdum. Saadet Adaları’nda dünyaya geldim. Dünyanın en zarif iki perisi, Bakkhos’un kızı Metne, sarhoşluk ile Pan’ın kızı Apodie, cahillik sütninem olmuşlardı. Onları burada arkadaşlarım, cariyelerim (nedimeler) arasında görüyorsunuz. Cariyelerimden söz açılmışken onları da size tanıtayım. Şurada size küstah bir eda ile bakanı Benbenlik / Philantia’dır. Öteki güleryüzlü, elleri alkışlamaya hazır olanı Yüzegülücülük / Colacia’dır. Burada uyuklayan, şimdiden dalmış görünen Unutma / Lethea tanrıçasıdır. Daha ötede Tembellik / Misoponia kollarını kavuşturmuş, dirseklerine dayanmaktadır. Çelenklerinden, güllerle örülmüş taçlarından, süründüğü latif kokulardan Şehvet / Hedonea’yı tanımadınız mı? Hayasız, kararsız bakışlarla etrafına fıldır fıldır bakan cariyeyi görmüyor musunuz? Bu Bunaklık / Anoia’dır. Teni o kadar parlak, vücudu pek temiz, tombul olan Zevkü Sefa / Trypea tanrıçasıdır. Ama bütün bu tanrıçalar arasında iki de tanrı görüyorsunuz: Comus / İyi Hayat ile Morpheus / Derin Uyku.

Evrende var olan herşeyi bu sadık hizmetkarların yardımı ile hükmüm altında tutar, yeryüzünü yönetenleri onların aracılığı ile ben yönetirim (3).

Roland Barthes’a göre Delilik ve Fotoğraf:

Deli mi, uysal mı? Fotoğraf ya biridir, ya da öteki: eğer onun gerçekçiliği bağıl, estetik ve deneye dayanan alışkanlıklarla yumuşatılmış olarak kalırsa (kuaförde, dişçide bir magazini karıştırmak) uysaldır; eğer bu gerçekçilik mutlaksa ve sözgelişi özgünse, seven ve korkmuş bilinci Zaman’a geri dönmeye zorunlu kılıyorsa, delidir: nesnenin gidişini tersine çeviren ve burada sözümü bitirirken fotografik esrime demem gereken duyguları kesinlikle altüst eden bir harekettir. Fotoğrafın iki yolu işte bunlardır. Seçim artık bana ait: görünümünü kusursuz yanılsamaların uygar koduna sunmak ya da onun içinde yola gelmez gerçeklikle yüzyüze gelmek. (4)

Fotoğraf ve Delilik:

Fotoğrafçılar, insanlık durumunu kaydeder, belgeler, iletir ve yorumlarlar. Dolayısıyla delilik, fotoğrafın bir temasıdır. 1839’dan bu yana, delilik, tıbbi ve bilimsel bağlamda sistematik olarak belgelenmektedir. Fotoğraf Tarihini /Tarih’in fotoğraflarını (5) ütopik bir görsel harita olarak düşündüğümüzde Erasmus’un Deliliğe Methiyesi’nin mükemmel bir illüstrasyonu olduğunu görebiliriz.

Amatör fotoğrafçılar, primitif bir tecessüs seyrinin tatmini, filantropist bir şov, politik riskten uzak bir öteki tanımlama fırsatı, iyi fotoğraf çekmenin boş gururu gibi nedenlerle delilik konusuna heyecanla yaklaşırlar. Profesyoneller ise deliliğin en otantik ötekilik anlamına geldiğini ve fotoğrafik kalitenin ölçütünün her zaman olduğu gibi bunu da kişisel bir tecrübe gibi özdeşleşerek tanımlamak olduğunu bilirler.

Mükemmel de olsa deliliğin fotoğraflarının, deliliği saf/sonsuz temsili mümkün müdür? Çünkü insanların/seyircilerin bu tür görüntülerle bağlantısı, genellikle rastgele empatiye dayalıdır. Yanısıra doktor, polis, hukukçu, gazeteci, psikolog vb. gibi değilsek böyle fotoğraflar, mesleki/işlevsel bağlamının dışında akademik ve entellektüel bağlamda hep bir metafor olmaya mahkumdur. Erasmus aşkına!

Entellektüellerin dünyanın kaç bucak olduğundan bihaber monologlarında, sosyal bilimcilerin yöntembilimsel stresle perişan, soluk psikanaliz kuramı uyarlamalarında, fotoğraflardaki vehameti profesyonel seyircilik adına görmezden gelip yalnızca sözkonusu fotoğrafın, fotoğrafik dil yetisindeki bir evrim halkası olup olmadığını tartışan estetlerin yabancılaşmış tavırlarında, deliliği kampanyalarına malzeme eden reklamcıların sloganlarında, kaligarist küratörlerin, bienalimizin esprisi formüllerinde, deliliğin görüntüleri, sık sık bir metafor olarak kullanılır. Delilik, en dolaysız şekilde, akıl hastaları ve akıl hastaneleri kategorisinde tanımlanabilir. Sözkonusu kategori, fotoğrafçılar için paradoksal olarak serbest alanlardır.

Çünkü nasılsa fotoğraflar genelde görsel kültür, özelde de fotoğraf kültürünü temsil eden, editör, küratör, akademisyen, kuramcı gibi oligarşik unsurların nesnesi haline gelecektir. Tematik öneminin ötesinde zaman zaman nadiren de olsa ”deliliğin trajik ve kozmik deneyi ”nin (6) mevcudiyeti fotoğrafçı tarafından saptanır. Ama bu, kimse için bir tanım ya da açıklama değildir. İfade edilen gizli bir bilginin gizliliğidir. Böylesi durumlar, fotoğrafın şanlı anlarıdır.

Örnekler:

David Seymour,1948’de Polonya’da ”Teresa” adlı küçük bir kızın portresini çeker. Teresa, toplama kampında büyümüştür ve ev resmi yap dendiğinde, tahtayı karalamaktadır ( 7); Kaos!

Eugene Smith, 1958/1959’da Haiti’de ünlü çalışmalarından birini gerçekleştirir. Burada cüzzamlıların ve delilerin de fotoğrafları yer alır. Michel Foucault ‘nun Deliliğin Tarihi’ni yayınlamasından (1961) önce Haiti’de Deliliğin Tarihi’ni yazmıştır (!)

Raymond Depardon, 1979/1980’de Torino, Trieste, Venedik gibi Kuzey İtalya şehirlerindeki akıl hastanelerinde kapsamlı röportajlar gerçekleştirmiştir. Bu süblim yorum, deliliği intakt bir şekilde muhafaza etmektedir.

Joseph Koudelka, 1988 ve 1995’de Palermo’da genellikle yaptığı gibi panoramik çalışmıştır. Ama O, mitolojik bir üsluba sahiptir. Dolayısıyla bizim zihinlerimiz onun geniş peysaj panoramiklerine alışkındır. Oysa birden, bir akıl hastanesinin zeminine yapışır kalırız; diğer hastalarla birlikte!

Steve Mc Curry, 1994’de Afganistan’da çalışırken Kabil’de akıl hastanelerinin durumunu ve akıl hastalarını da çekmiştir. Savaş yüzünden herkes gibi onlar da terkedilmiştir. Bu elejik manzaranın dışında ilgili hiçbir kavram, koşul ya da nedenin bir anlamı yoktur. Delilik, anlamı yok etmiştir.

Chien-Chi Chang, 1998’de Taiwan’daki Lung-Fu Tang Tapınağı’nda tedavi edilen akıl hastalarının fotoğraflarını çeker. Ancak görüntüler boyunca işler karışır: Bu fotojurnalistik bir röportaj mıdır, yoksa bir moda çekimi seansı mıdır? Olağanüstü bir zarafete sahip bu figürler, Chien-Chi Chang’ın tapınaktaki eğlenceli stüdyosunda, cazibelerinden emin, tatlı ve masum bir tavırla kamerayla gönül eğlendirmektedirler.

Lise Sarfati, 2000 yılında Nikolsko, Rusya’da bir akıl hastanesinde fotoğraflar çekmiştir. Bu görüntüler hatıra fotoğrafı saydamlığında saptamalardır. Hatta bir görüntüde birkaç akıl hastası/birkaç kafadar, Sarfati’ye samimi bir grup pozu vermiştir.

David Nebreda, 1990’lı yıllardan beri hep otoportre çalışmaktadır. Şizofreni hastasıdır. Fotoğraflarında, primitif bir kurban ritüelinin ya da hem inanan kişi, hem de adak olarak çift taraflı bir kefaret agonisinin ikonografik çağrışımlarıyla kendini teşhir eder. Şizofreni gerçektir; Nebreda’nın şizofrenisi gerçektir. Fotoğrafları, albümleri, sergileri gerçektir. Ama Madrit’in içinde böyle bir soyutlanma nasıl mümkün olabilir? Çünkü delilik bu bağlamda artık antropolojik bir sorundur.

Erdal Kınacı, 2006′ da gerçekleştirdiği, “Engelsiz Yaşam İçin Fotoğraflar” projesinin geniş skalasında zihinsel özürlü insanlara da yer vermiştir. Burada fotoğraf, hümanist bir belgelemenin ötesinde, mazlum, mağdur, muhtaç durumdaki bir varlıkla kayıtsız şartsız özdeşleşme anlamına gelir. Buna bağlı olarak fotoğraf çektirenler ve fotoğrafı çeken, delilik temalı bir koreografinin ortak figürleri olmuşlardır. “Gir-Geç Pansiyonlar” (2008) projesindeki fotoğraflardan biri olan, dazlak kafasında ‘tuvalet 50 krş’ yazan adamın fotoğrafı, delilik kavramının kristalize temsilidir (8). Hem belgesel fotoğraf hem de sanat fotoğrafı alanında faaliyet gösteren Kınacı, deliliği, bazı fantastik kurgulamalarında da işlemektedir. Örneğin, boşlukta asılı, antika bir dikiş makinasını seyreden ahtapot-adam! ”Hayvan ile nesnenin ortasında, bir anlamın kesinliğinden çok, imgeye özgü prestijlere daha yakın olan meczup varlık! (not); Geç Gotik-Erken Rönesans ikonografisinin Boschvari, ayrıcalıklı iğva figürü (9); Maldoror Şarkıları’ndaki enigmatik güzellik tanımlaması! Postmodern yaratıcılığın anakronik haritasının bir noktasında birdenbire beliriveren neo-sürrealist bir illüstrasyon!

Dipnotlar:

1- Stefan Zweig, Erasmus The Right of Heresy, Translated by Eden and Cedar Paul, Cassell, London, 1951, s. 1, 3, 5, 10, 12, 13, 34, 38, 54, 56, 77.
2- Michel Foucault, Deliliğin Tarihi I, Fransızca aslından çeviren Mehmet Ali Kılıçbay, İmge, Ankara, 1992, s. 32, 33, 34, 35, 38, 39, 41, 44, 46, 47, 48, 51, 52, 53.
3- Desiderius Erasmus, Deliliğe Methiye, Çeviri ve notlar Şerif Hulusi, Remzi, İstanbul, 1956, s. 6, 10, 12, 13, 14.
4- Roland Barthes, Camera Lucida. Türkçesi:Reha Akçakaya, Altıkırkbeş, İstanbul, s123, 124.
5- Andrew E. Hershberger, ”The Past, Present and Future of the History of Photography”, History of Photography, Vol. 30, No. 3, Autumn 2006, Taylor and Francis, London, s. 203.
6- Michel Foucault, a. g. e. , s. 52
7- magnumphotos. com
8- Simber Atay-Eskier, ”12 Eylül, Küreselleşme ve Fotoğraf”, fotoritim. com, Eylül 2009 sayısı.
9- Michel Foucault, a. g. e. s. 40.

Simber Atay ESKİER, Şubat 2010

Kaynak: fotorografya.gen.tr

Reklamlar
yorum
  1. fatih dedi ki:

    süpersiniz gerçekten çok teşekkür ederim…

Bir Yanıt Bırakın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s