HUXLEY VE ÇELİŞKİLER

Yayınlandı: Mayıs 28, 2010 / Literature
Etiketler:

Malum, tezim Brave New World üzerine olduğundan benim için pek değerli olan Aldous Huxley ile daha da haşır neşir olduk bu sene.. 2000 yılı Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Dergisi’nde Huxley üzerine yazılan bir yazı geçti elime… Buyurunuz efendim..

Ondokuzuncu yüzyılın son yılları ve yirminci yüzyılın ilk yansı insanlık tarihin o döneme değin görmediği gelişmeleri çok yoğun olarak yaşadığı bir dönem olmuştur. Endüstriyel kapitalizmin, Marksist komünizmin, faşizmin, ortaya çıkışı ve bilim ve teknolojideki hızlı gelişmeler topluma dönük yazarları insanlığın geleceği konusunda düşündürmeye başlatmış ve endişe ve isteklerini edebiyat yoluyla topluma ulaştırmaya itmiştir.
Amerikan ve İngiliz yazarlarından esinlenmiş olan ve dolayısıyla İngiliz ve Amerikan yazarlarına ilham kaynağı olan Rus yazarı Zamyatin, İngiliz yazan H.G. Wells, ve yine İngiliz yazan Aldous Huxley gibi düşünürler,
insanları özellikle iki ‘tehlike’ ye karşı uyarmayı amaçlamış, ve romanı da bu uyarıyı yapabilecekleri en etkili araç olarak görmüşlerdir. Bu yazarlara göre (daha sonra Orwell de aynı görüşü paylaşmıştır), Zamyatin’in özetlediği gibi insanlığı bekleyen iki büyük tehlike vardır: Birincisi ‘Makine’nin ezici, ulaşılmaz gücü, ikincisi de ‘Devlet’in ezici ve ulaşılmaz gücü. Bu iki konuya yönelik uyarıları fantastik biçimde işleyen Zamyatin’in Rusya dışında basılan Wg (Biz) adlı bir tür bilim kurgu sayılabilecek yapıtının sadece Orwell’e esin kaynağı olmadığı, aynı zamanda A. Huxley’in Brave New World (Yeni Dünya) adlı bilim kurgu romanına da örnek olduğu iddia edilmekle beraber Huxley kendi antiütopyasınm ortaya çıkışına esas H.G. Wells’in Men Like Gods (Tanrı gibi İnsanlar) adlı ütopyasının neden olduğunu belirtmiştir.Her ne kadar sözü geçen yazarlar, Makinenin ve totaliter ya da sömürücü düzenlerin insanı ve insana özgü özellikleri tehdit ettiği konusunda görüş birliğindeydilerse de bu konuya olan yaklaşımlarında, bu konuyu yorumlamalarında ya da idealin ne olabileceği konusundaki görüşlerinde
önemli farklılıklar taşıyorlardı. Huxley, bilimsel metotlarla kurulmuş, ya da belirli bir süreç içinde oluşmuş ve gelişmekte olmakla beraber belirli bir denge ve düzen sağlamış olan bir ütopyada bireyin psikolojik durumunu incelemek suretiyle böyle bir ideal dünya anlayışını sorgulamayı amaçlıyordu. Huxley’nin ‘ütopyası’ genel hatlarıyla Wells, ya da ondan önce yazmış olan ondokuzuncu yüzyıl Amerikalı ütopya yazarı E.Bellamy’nin düşlediği gibi teknolojiyi ve bilimi toplumun temel taşları sayan ve faydacılık (utilitarianism) unsuru çok belirgin olan akılcılığın çarpıcı boyutlara ulaştığı bir dünya sergiler. Ne var ki Huxley, bu yazarların benimsediği şeyleri insanlığın geleceğini ve mutluluğunu tehdit edeceğini, bu belirtilen unsurların yol açacağı olumsuzlukları daha ilk
baştan vurgulayarak sözü geçen yazarların görüşlerini reddettiğini belirtir. Bir diğer ifade ile, Huxley’nin ütopyası aslında bir ironik ütopya, bir parodi, yani bir anti-ütopyadır. Ve bu anti-ütopya aynı Zamyatin’inki gibi iki
önemli özelliğe sahiptir: Birincisi, sergilenen toplum ve yaşam bilimsel olarak kurulmuştur. İkincisi de, bu toplum, bireyi ve bireyselciliği, mutluluğun tek nedeni olarak gördüğü denge ve faydacılık unsuru uğruna
yok etmeyi amaçlayan bir devlet tarafından yönetilmektedir. Böyle bir tablo çizmekle Huxley, yine aynı Zamyatin gibi mutluluğun ve özgürlüğün birbiriyle bağdaşmadığı inancını yinelemekte ve dolaylı olarak da
özgürlüğe, sanata, sevgiye, manevi değerlere, ve insan ilişkilerine verdiği önemin altını çizmektedir.
Huxley’nin ‘ütopya’sı ters çevrildiğinde ortaya çıkan görüş açıktır; pozitif özgürlük, insanın kendine karşı dürüst olması, bireyin o herkesten farklı bireyselliğini serbestçe ifade edebilmesi hayattaki en yüce iyilik ve güzelliktir, dolayısıyla da bu hayatın tek amacı olmalıdır. Sevgi ve artistik yaratıcılık ta bu gerçek özgürlüğün en belirgin ifadesidir.

Huxley’nin bilimsel şartlandırma ve bilimsel metotlarla her türlü yokluğu, hastalığı, kişisel, sosyal, ve ulusal çatışmayı ortadan kaldırmış olan bu ‘ütopya’yı, yukarıda da belirtildiği üzere, okuyucularına önermediği daha ilk sayfalardan itibaren anlaşılır. Forster ya da Wells gibi dönemindeki pek çok yazar gibi Huxley de nufüs artışından endişe duymuş ve oluşmakta olan bu ‘kitlelerin’ ne şekilde kontrol edilmesi gerektiği sorusunu cevaplamaya çalışmıştır. Üzerinde özellikle durduğu noktalardan biri, Wells’in iddia ettiği gibi bilim ve teknolojinin bu sorunu çözmede en önemli rolü oynayıp oynayamayacağı idi. Bunun sonucu olarak Huxley ironik ütopyasında biyolojiyi kitle üretimine uygular, insan beynini bilimsel metotlarla koşullandırır, ve nüfus artışını ve ‘kitleleri’ psikolojik olarak yönlendirir. Böylece Huxley’nin kitabında, ‘Ford’ dan sonraki yedi yüzüncü yılda kalıtım ve çevre, bilim ve teknoloji sayesinde çok önceden belirlenmektedir; kitleler de, ‘Pavlov’ yöntemi gibi yöntemlerle, yapmakla yükümlü oldukları işleri sevdiklerine, adil bir biçimde idare edildiklerine ve iyi muamele gördüklerine, dolayısıyla çok mutlu olduklarına inandırılmaktadırlar. Kendileri gibi yeni, fakat ruhsal açıdan hiçbir karmaşıklığı, derinliği, sıcaklığı olmayan insanlar yaratmakla meşgul olan insanların solgun, ruhsuz görünümleri Huxley’nin böyle bir dünyada insanların ruhsal gelişimleri ve gerçek mutlulukları hakkındaki karamsarlığını yansıtır. Huxley’in korkusu açıktır: insanlar sonuçta bilim ve teknolojiye ve onların erişilmez gücüne şiddetle inananlara ve bu gücü de kendi hakimiyetlerini sağlamlaştırmak için kullananlara esir olabilirler.
Bilimsel ütopyaların parodisi olan bu ‘ütopyada’ bilim ve teknolojinin tek başarısı sentetik müzik, sentetik gıdalar, sentetik aşk ve, belki de en korkutucu olanı, sentetik insandır. Huxley böyle bir iddia da bulunmakla kendi görüşlerinin Wells gibi düşünenlerin bakış açısından çok farklı olduğunu açıklamayı amaçlamaktadır. Wells, ister fantastik ister sosyolojik olsun tüm yapıtlarında, eğer insanlar onu akıllıca ve insanlığın yararına kullanırlarsa, bilimin insanları yücelteceğini, insanların evrende belirsiz olan yerlerini sağlamlaştıracağını, dolayısıyla sonuçta insanların mutluluğunu sağlayacağını iddia etmiştir. Huxley bunun zıttı olan görüşlerini romanda Mustapha Mond aracılığı ile okuyucuya iletir:
“Bilim tehlikelidir … bilim halk düşmanıdır. Bilim yararlı
olduğu kadar da tehlikelidir. Bizim bilim anlayışımız
kimsenin sorgulamasına izin verilmeyen ve tariflere baş ahçıdan
alınacak özel izin dışında hiç kimsenin bir şey ekleyemeyeceği bir
yemek kitabına benzer.”
Bilimsel yönlendirme sayesinde herkesin o tek olan, o kendine özgü birey özelliği yok edilmekte ve hiç kimsenin bilincine kavuşmasına fırsat verilmemektedir. Huxley’nin sosyalist ve faydacı ütopyaları parodi etme
amacının sonucu olarak, sürekli olarak her bir bireye herkesin tüm topluma ait olduğu inancı işlenmektedir. Yeni tanrı ‘Ford’a yapılan yakarışlarda bu açıkça ortaya çıkar:
Ford, biz on iki kişiyiz, bizi bir yap, sosyal ırmaktaki tek bir
damla gibi…O on ikiyi bir içersinde yok et.
Huxley’nin parodisi duygusallığı ve her tür mülkiyeti zararlı görüp faydacılığı, verimliliği ve düzeni esas alan ütopyalarda değinilen başka konulan da içerir. Örneğin, faydacılık, verimlilik, ve akılcılığın savunucusu ütopyaların (Plato’dan bu yana) temel önerisi olan çocukların devlet kontrolünde büyütülmesi gerektiği önerisi doğrultusunda, Yeni Dünyalılar monogamiyi toplumsal bir ayıp olarak görürler, ve onun geçmişte yarattığı
sorunları tartışarak poligaminin erdemlerinden, yararlarından söz ederler. ‘Brave New World’da insanlar daha bebeklikten sistematik olarak her tür duygusallıktan arındırılır. Örneğin, bebekler bir duygusallık
gösterdiklerinde hemen elektrik akımıyla canları acıtılır; çocuklar uykularında sürekli olarak duygusallığı yok etmeye yönelik belirli sloganları tekrar ederler. Yine insanları duygusallıktan arındırma politikasının bir uzantısı olarak insanlar sürekli mekanik oyunlarla vakit geçirmeye teşvik edilmektedir. Sonuç olarak da aile kavramı ve aile sevgisi artık ortadan kalkmıştır. Sadece ‘uygunsuz’, ‘aykırı’ olarak nitelendirilen kişiler arasında arkadaşlık kurulabilmektedir.
Bir diğer ifade ile, Huxley’nin çağdaşlarının önemli bir kısmının kötü, zararlı, ya da çirkin olarak kabul ettiği pek çok şey Huxley’nin ‘ütopyasında’ olağan ve erdemli bir davranış sayılmaktadır. Böyle bir tabloyla da Huxley
gününde yaygın olan ‘şimdiye kadar doğru olan görüşlerin doğruluğu sorgulanmalıdır’ tutumunu da yermektedir. Bu tersine çevrilmiş, ters yüz edilmiş normalliğin en belirgin olduğu ve de bunu en iyi simgeleyen unsurlar Hıristiyanlık konusunda görülür. İngiltere’nin en yüksek dini kurumu olan ‘Archbishop of Canterbury’ makamının yerini ‘En Yüksek Toplum Şarkıcısı’ pozisyonu almıştır. ‘Tanrımız’ saygı hitabının yerini mekanik miladın başlangıcını simgelemek amacıyla ‘Fordumuz’ hitabı almıştır. Hıristiyanlığın simgesi olan haç, T. Ford’un ‘T’ sinden
hareketle artık sadece bir ‘T’ ye dönüşmüştür. Tüm bunlar artık Ford’dan sonraki 632 yılındaki yeni dünyada duyguların körelmiş olduğunun ve görünürdeki o sözde ‘mutluluğun’ da aslında suni bir mutluluk olduğunun işaretleridir. Kısacası, bu yeni dünya sadece gerçek sevgiden değil aynı zamanda gerçek saygıdan de yoksundur.
Huxley’nin parodisinin güçlü olduğu bir diğer nokta da ‘mükemmellik’ gerçekleştirilecektir inancına yönelttiği eleştiridir. Yeni dünyada -her ne kadar her şey bilim aracılığı ile bilimsel olarak yapılmaktaysa da- akılcı ütopyaların bilim insanları yükseltir, mükemmelliğe eriştirir iddialarının aksine, mükemmelliğin henüz görülmediği durumlar vardır. Örneğin, o ortaya çıkacağı varsayılan eşitlik hala gerçekleşmemiştir; tam tersine, toplumda çok katı bir hiyerarşi vardır. İdareciler toplumu ‘işe yarayanlar, işe yaramayanlar’ ya da ‘üstekiler, aşağıdakiler’ olarak nitelendirmekte, o işleri yapacak kişiler olarak doğmalarını ve yok olana kadar da öyle kalmalarını sağlamaktadır.
Yani toplum bilim sayesinde eşitliğe ulaşacağına, mutlak bir eşitsizliğe varmıştır; bazıları bilim ve teknolojiyi kendi hükümranlıklarını güçlendirmek için kullanmıştır ve kullanmaktadır. Otoritelerinin de bozulmaması, yok edilmemesi için de son derece katı ve acımasız davranmaktadırlar. Dolayısıyla Huxley, Wells ya da Bellamy gibi ütopyacıların dengeli bir toplumda insanların sırayla vasıfsız, angarya, ya da süfli işleri yapacakları, bundan da onur ve mutluluk duyacakları fikrini de reddetmektedir. Huxley’ye göre böyle bir toplum ve ‘tanrı gibi insanlar’ kavramı hiçbir zaman gerçekleşemeyecek bir düştür:
Hiçbir devlette bütün üstün insanların güçlerini tam anlamıyla göstermelerinin mümkün olamayacağı apaçık ortadadır, çünkü gerçekten de hiçbir toplum üstün vatandaşlarının belirli bir kısmından fazlasına bu olanağı sağlayamaz. Belirli bir sayıdan fazlası idarecilik yapamaz, belirli bir sayıdan fazlası bilimsel
araştırma yapamaz, belirli bir sayıdan fazlası sanatla uğraşamaz ya da vatandaşlarına liderlik yapamaz. Eğer…her birey üstün işleri yapacaksa, o vakit kim süfli işleri yapmayı ya da boyun eğmeyi kabul edecektir? Bay Wells’in sayısız ütopyalarından birinde yaşayanlar sorunu hem idare etmek hem de idare edilmekle, hem de üstün işleri ve niteliksiz işleri sırayla yapmak suretiyle çözümlemişlerdir. Jones piyano çalarken Smith
gübre serpmektedir. Vardiyelerinin sonunda görevlerini değiştirmektedirler; Jones gübre yığınına yönelmekte, Smith de Chopin’den bir A Minör çalmaktadır. Gerçekleştirildiği takdirde gerçekten de hayran olunacak bir düzenleme.
Barışa ve uyuma büyük bir özlem duymakla beraber, Huxley, bir anlamda Churchill’in hayatın yücelmesi için çatışma gereklidir görüşüne de katılmıyor değildi. Dolayısıyla da devrindeki pek çok düşünür ve yazar gibi
o da bir çıkmaz içindeydi. Bir yanda aşırı akılcılığa ve faydacılığa karşı bir
dereceye kadar duygusallığın, çatışmanın, ve yaşam savaşının olması
gerektiğine inanıyor, öte tarafta ise bu zıt unsurlar arasında nasıl bir denge
kurulmasını da kestiremiyordu. Bu çelişkiler, bu cevaplayamadığı sorun,
Huxley’nin doğal olarak görüşlerini farklı karakterler aracılığı ile
yansıtmasına neden oldu. Bu zıtlık, geleceği belirsiz mutluluğun temsilcisi
Mustapha Mond’un dünyasına etkisiz bir tavır sergileyen Bernard, bu
sorun üzerinde düşünüp ona çözüm bulmaya çalışan Helmotz Watson, ve
yeni dünyanın dışındaki ilkel yaşamdan gelme Savage (Vahşi) aracılığı ile
ortaya konur. Her ne kadar ilkel yaşamı, diğer bir ifade ile o devir
geleneksel yaşamın temsilcisi sayılan Savage bir anlamda esas karakter olsa
bile Huxley insanlığın geleceğinin onunla da garanti edilemeyeceğinin
farkındadır, çünkü Huxley nasıl aşırı akılcılığı insanlığı özenilecek bir yaşam
biçimine götürecek bir özellik olarak görmüyorsa, Savage’ın ilkelliğinin de
insanlığı bir yere götürmeyeceğinin farkındaydı. Mustapha Mond ve Savage
arasında geçen konuşmalar, Savage’ın dünyası ile Mustapha Mond’un
dünyası arasındaki zıtlıklar arasında, yani ilkellik ile ütopya, sıkıntı ve
çatışma ile çatışmanın en ideal biçimde kontrol altına alınması arasında bir
denge kurulması gerektiğine işaret eder. Fakat önceden de belirtildiği gibi,
Brave New World’u yazdığı zamanlarda Huxley buna bir çözüm bulmakta
zorluk çekiyordu, bu nedenle de her şeyi olacağını düşündüğü veya
istemediği şekliyle sergileyip esas dengeyi okuyucunun kurmasını, sorunun
ne şekilde çözülebileceğini okuyucunun bulmasını bekler.
Aslında Savage her ne kadar ‘Reservation’dan gelmeyse de, Yeni
Dünyalı bir ‘Alpha Plus’ (‘Artı Alfa’) ve haAlaA özgürlüğün, dolayısıyla
ilkelliğin, kargaşanın, sıkıntının, kirliliğin var olduğu Reservation’ a kaçan
bir ‘Beta Minus’dan (‘Eksi Beta’) dünyaya gelmiştir. Böyle bir
dünyaya kaçtığı için Beta Minus’ın ‘Brave New World’a dönmesi
yasaklanır; yani ‘Beta Minus’ çocuğunu bu ‘çirkin’ ortamda dünyaya
getirmek zorunda kalır. Ancak özgür bir ortamda yetiştiği için Savage
Brave New World’daki o artık kitlenin bir parçası haline gelen, kişilikten
yoksun insanların aksine güçlü bir kişiliğe sahip olur. Faydacılık, akılcılık
esasına bağlı topluma geldiğinde, kendine özgü kişiliği ile de romantik bir
karakter vasfını kazanır. Bu gelişme ile de Huxley duygusallık ile bilimsel
bir gelecek arasındaki uçurumu ve çatışmayı çok daha etkileyici bir biçimde
ortaya koyar. Savage ‘Brave New World’lu sevgilisi ile olan
arkadaşlığında duygusallıktan yanadır ve mekanik hale gelmiş fiziki
aşktan rahatsızlık duyar. Öte yanda, Lenina mekanik bir dünyada büyüdüğü
için duygularından ve duygusallıktan nefret eder, ve bunu mekanik bir
bağlantı olarak gördüğü fiziki aşkta unutmaya çalışır. Bu farklılık
Savage ve Brave New World’lular arasındaki her tür tutumda ortaya çıkar.
Örneğin, yeni dünyalılar insanların bu mutlu yaşamı bırakmak
istemeyeceklerini düşündüklerinden bunu ‘kolaylaştırmayı’, yani insanlar
ölürken onlara işkence etmeyi uygun görürler. Ölmekte olan insanlara
çektirilen acıları gören Savage buna dayanamaz, ağlar ve sonunda da
işkencecilere karşı koymaya kalkar. Bir tarafta tamamiyle aşırı duygusal bir
davranış diğer tarafta da had safhada, adeta acımasız boyutlara varabilen
bir akılcı tutum sergilenmektedir. Her ne kadar her iki tutumda da, yaşam
tarzında da bir dereceye kadar yararlı olabilecek, dolayısıyla
benimsenebilecek özellikler varsa da, her ikisi de oldukları şekliyle yanlış,
ürkütücü, ve gereksiz ya da zararlı olabilmektedir. Huxley’nin demek
istediği, eğer bu hayat tek gerçekse, o takdirde mutluluk tek amaç olabilir.
Bu durumda da yeni dünyalıların insanın ölümsüzlükle ilgili özlemlerini
bilimsel metotlara yok etmeleri doğrudur. Ama eğer yaşam bu dünya ile
sınırlı değilse o vakit yeni dünyalılar yanlış yapmaktadır. Bu ikinci durumda
da Savage’ın dini ve duygusal bir takım değerlere sahip çıkması
onaylanması gereken tutumdur. Öte tarafta, yeni dünyalıların bazı acılan,
örneğin ölüm acısını yok etme çabaları da -metotları yanlış olmakla
beraber- bir dereceye kadar doğrudur.
İlkellik, duygusallık, ve manevi değerler ile aşırı mantıkçılık ve
faydacılık arasındaki çatışma yukarıda da belirtildiği gibi en açık olarak
Mustapha Mond ve Savage arasındaki konuşmalarda ortaya çıkar. Mustapha
Mond’un tezi özgürlükle mutluluğun birbiriyle bağdaşamayacağıdır;
özgürlüğün olduğu yerde tam ya da gerçek mutluluk olamaz, mutluluğun
olduğu yerde de özgürlük olamaz. Dolayısıyla, seçim bu iki durum
arasında yapılmalıdır. Mutlak eşitlik hiçbir zaman gerçekleşemeyecektir,
bu durumda da iki seçenek vardır; insanlar ya sosyal ve ekonomik
eşitsizliklerin getirdiği sıkıntı ve güçlüklere katlanacaklardır ya da her şeyin
güzel ve herkesin eşit olduğu varsayımıyla beyinlerinin bilimsel olarak
yıkanmasına izin vereceklerdir. Savage de, Huxley’nin çağdaşları gibi, ya
‘Reservation’ın özgürlüğüne ve bunun sonucu olan karmaşaya dönecektir ya
da özgürlüksüz mutluluğun yaşandığı bilimsel, ruhsuz ve akılcı Brave New
World’u seçecektir: Savage seçimini açıklar:
‘Peki öyleyse.Mutsuz olmayı seçiyorum.’
‘Yani yaşlanmayı, çirkinleşmeyi ve elden ayaktan düşmeyi
kabul ediyorsun’ ‘Frengi ya da kanser olma, bir lokma yemeğe
muhtaç kalma, kaba saba olma, sürekli yarın endişe ve korkusu
içinde yaşama, tifo olma, ve akla gelebilecek ya da telaffuzu dahi
olanaksız her çeşit acıyı çekme hakkını seçiyorsun.’
Uzun bir sessizlik oldu.
Savage, ‘Hepsini kabul ediyorum’, dedi.
Mustapha Mond omuz silkti. ‘Nasıl istersen’, dedi.
Savage yeni dünyada ‘mutluluk’ denilen şeyin aslında mutluluk
olmadığını Mond’a söylemekten çekinmez:
Sizinki gibi bir sahte mutluluk dünyasında yaşamaktansa
mutsuz olayım daha iyi.’5
Aslında Savage’in seçtiği yaşam biçimi bu da değildir; her iki yaşam tarzı
da onu rahatsız etmektedir. Tek çıkış yolu intihardır. O da karşılaştığı sorunu
çözemeyince bu ‘çözümü’ seçer.
Savage’in çözümsüzlüğü vurgulayan ‘çözümü’ bir anlamda Huxley ve
onun gibi düşünen çağdaşlarının karşılaştığı ikilemin ve bu ikilem
karşısındaki çaresizliğin bir yansımasıdır. Bir diğer anlatımla, ‘Savage’in
intiharı bir anlamda hem ‘Reservation’ın hem de ‘Brave New World’un
simgelediği yaşam biçimlerinin her ikisinin de -yani gelecekteki bilimsel
ve akılcı yaşamın ve de Huxley’nin günündeki karmaşayla, çatışmayla dolu,
duygusal yaşamın- zaferinin bir ifadesidir. Ne var ki, yeni dünyada da bazı
aykırı düşünenlerin olması Huxley’nin tüm ümitlerini de yitirmediğinin bir
belirtisidir. Gerçekten de aşağıda da değinileceği üzere Huxley 1945’da ve
1946’da daha farklı görüşler gelişmiştir.
Fakat, 1930’larda Huxley’nin sergilediği bu karamsarlık, ve bilim
ve teknolojiyi de bu karanlığın gelişini kolaylaştırıcı unsurlar olarak
görmesi, yine toplum ile ilgili görüşler belirtme amacında olan bazı
yazarları kızdırmıştı. Örneğin, H.G. Wells Huxley’nin bilimsel bir toplumu
hicvetmesini, akılcılığı abartmasını ve bunları bir kabus olarak
göstermesini, ve tüm bu eleştirilere rağmen o günkü sıkıntıları ve
huzursuzlukları çözümlemeye yönelik hiçbir alternatif sunmamasını esas
eleştirilmesi gereken şeyler olarak görüyordu. Wells, Huxley’nin arkadaşı
G. Heard’e yazdığı bir mektupta Huxley’nin bu tutumunu bilime ihanet
etmek olarak gördüğünden onu şiddetle yerer. Bilim, teknoloji ve insan
artık bölünmez bir bütündür, bu gelecekte daha da belirginleşecek,
yoğunlaşacaktır. Ama bu Huxley’nin iddia ettiği gibi insanın bilime ve
teknolojiye esir olacağı anlamına da gelmez -ve gelmemelidir de. Eğer insan
bilimi ve teknolojiyi aklı ve vicdanı doğrultusunda insanların hizmetine
sunarsa o vakit hem dünya üzerinde bir cennet kurabilir, hem de -yahut,
böylece- geleceğini de garanti altına almış olur. Bunlar Wells’in karşıt
görüşleridir. İnsanlığın ümide ve çözümlere en çok ihtiyaç duyduğu bir
dönemde Huxley’nin insanlığın geleceği ile ilgili olarak böyle karanlık
tablolar sergilemesini kabullenemeyen Wells, Huxley’e olan eleştirilerini
1930’lar ve 1940’larda da sürdürmüştür: Phoenix adlı yapıtında Huxley’nin
karamsarlığını yersiz gördüğünden şiddetle yermiştir:
A. Huxley, A Brave New World’dan -insan ümit ve cesaretini
avam bir şeymiş gibi gösteren uzun bir alay- bir masokist ve
sadisti konu alıp onu, sanki cehaletten değil de dünyadan elini
ayağını çekip düşünceye dalmanın gerektiği ilkesini yaymaya
yönelik hevesinin kontrol edilemez olduğundan kaynaklanan,
mistisizm ve materyalizm arasındaki bir çatışma olarak sunan
Grev Eminence’a kadar harika bir sindirme edebiyatı sergilemiştir.
(Huxley’nin) yandaşı Gerald Heard de, böyle bir baskıcının mistik
yenilgisini, Pain,Sex and Time, adıyla iyi pazarlanabilir bir
kitap da aydınlatmaya kalkmıştır.
Huxley’nin yeni bir düzenin kurulmasında yapıcı değil engelleyici bir
rolü olmuştu:
Huxley büyük bir beceri ile yazmaktadır, (akılcı) yeniliklerin
hizmetine kazandırılabilecek pek çok etkilenebilir gencin
hevesini,canlılığını kırmıştır. Ondan nasıl faydalanabileceğimiz
konusunda fazla bir sorun yaşamıyoruz çünkü kendisi olumlu bir
amaç için tamamiyle işe yaramaz.
Huxley, Wells’e göre, sorumluluktan kaçmanın en çarpıcı
örneğini sergiliyordu. Onun gibi yazarlar
İşlerini her zaman sorunlardan uzak duracak şekilde
yaparlar.Sıkıntılar onları aklıselim çizgisinde bir aşağı bir yukarı
çıkartır durur. Günümüzün insanlığnı ilgilendiren bu görülmemiş
değişiklikler karşısında, bu tip insanlardan bazıları, üstlenmekle
zorunlu oldukları sorumluluklarından kurtulacakları düşüncesiyle
ya intihar ederler, ya umutsuz bir çöküşe düşerler, ya da olayların
akışına teslim olurlar.
‘insan ne yapabilir ki?’ diye sorarlar Her şey onların
aleyhinedir. Herkes onlara sırtını dönmüştür.
Kendisinin Huxley’den farklı olduğunu vurgulayan Wells devam eder:
Oysa aklı başında olanlar mücadele edeceklerdir, mücadelenin
ilk koşulu da mümkün olduğu kadar az ziyana uğramak ve
mücadelenin açık, net bir amacının olduğunu bilmektir.6
Ne var ki Huxley’nin fikirlerini, Wells gibi düşünen çağdaşlarının
eleştirileri ya da görüşleri de değiştiremedi. Özellikle de İkinci Dünya
Harbinin dehşet verici olaylarını -kitlelerin nasıl bazı belirgin sloganlarla
hipnotize edildiklerini, bilim ve teknolojinin nasıl despotizmin
krallığını güvence altına almak için insanlar aleyhine, hatta bir zulüm aracı
olarak kullanıldığını- gördükten sonra Huxley, Brave New World’daki
endişelerinin haklılığına daha da inanır oldu. Çözüm, Wels’in iddia ettiği
gibi organize toplumda, bilimsel şekillendirme sistemlerinde, sistemtik
olarak hür düşüncenin yok edilmesinde, ya da mutluluğun düzende olduğu
inancında saklı değildi. Huxley 1945’de bu görüşlerini bir kez daha yineler:
Sanat sanat içindir anlayışı ile direkt politik hareket
arasında manevi değerler alternatifi vardır. Ve totaliter faşizm ve
totaliter sosyalizm arasında katılımcılık ve ortak teşebbüs anlayışı
vardır; bu da manevi değerlerin en iyi yaşayabileceği, manevi
değerlere en uygun olan ekonomik-politik sistemdir. Oysa
günümüzdeki entellektüellerin çoğunluğu sadece iki alternatif
bilmekte, ve muzaffer olsa bile her şekilde sonu felâket olan bu iki
şıktan birine meyletmektedirler.7
Huxley, 1940’ların ortalarında, İkinci Dünya Harbinin tüm dehşetine
tanık olmasına rağmen 1930’lardaki kadar karamsar değildir, çünkü, her ne
kadar Savaş endişelerinin bir kısmını doğrulamışsa da, Huxley’e bir çıkış
noktası olabileceğini de göstermiştir:
Eğer (Brave New “World’ı’) yeniden yazmam gerekirse,
Savage’e üçüncü bir alternatif sunabilirim. Sorunun ütopya ile
ilkel uçları arasında bir sağduyu olasılığı daha şimdiden, bir
dereceye kadar, Brave New World’dan kaçıp ta Reservation’ın
sınırları içinde yaşayan mülteciler, kaçaklar arasında gerçekleşmiş
bir olasılık vardır. Bu toplumda ekonomi Henry George’un
görüşleri doğrultusunda olacaktır, politika katılımcı olacak ve
Kropotkines’i örnek alacak. Bilim ve teknik, (şimdi ya da Brave
New World’da olduğu gibi) insanların onlara adapte ya da köle
olması için değil, aynı Sabbath gibi, sanki onlar insanlar için
yaratılmış gibi kullanılacak. Din insanın nihai sona ulaşması için
akıllıca ve vicdan doğrultusunda izleyeceği bir yol, uğraş olacaktır Ve yaygın olan yaşam felsefesi bir tür geliştirilmiş bir
Faydacılık (Utilitarianism) olacaktır…. Yaşamın her safhasında
sorulacak soru ve cevap ‘Bu düşünce yahut davranış ne kadar
kendimden ya da mümkün olan en büyük insan kitleleri tarafından
İnsanlığın Nihai Sonuna bir katkıda bulunacaktır’ olmalıdır.8
Aslında Huxley’nin kendi içinde yaşadığı çelişki ve çağdaşlarının bir
kısmı ile olan fikirsel çatışması, yaşadıkları devir göz önüne alındığında çok
doğaldı. Ve, çelişkili gözükse bile, bir bakıma hepsi bir anlamda ortak
görüşler sunuyorlardı. Huxley ve eleştirmenleri, batılı insanın dünya
tarihinin en karanlık,en ürkütücü dönemini yaşadığı günlerde yazıyorlardı.
Tüm yazarlara göre insanın zihinsel ve ruhsal yapısı ciddi bir tehdit
altındaydı. Huxley insanın geleceğini, kendinden önce yazan Zamyatin
ve kendinden sonra yazan Orwell gibi, çok karanlık gördüğünden yapıtı
karanlık bir dünya sergiliyordu, fakat Huxley, aynı Wells gibi -tüm görüş
farklılıklarına rağmen- okurların Brave New World’u bir ikaz olarak
değerlendirilmesini istiyor, ve onları, duygularının ve akıllarının ışığı altında
en doğru yolu bulmaya teşvik etmeyi amaçlıyordu.

Doç.Dr.Sema EGE

Reklamlar

Bir Yanıt Bırakın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s