DADA MANIFESTO

Yayınlandı: Nisan 20, 2010 / Literature, manifesto, Modernism

The magic of a word – DADA – which for journalists has opened the door to an unforeseen world, 
has for us not the slightest importance. 

To launch a manifesto you have to want: A.B. & C., and fulminate against 1, 2, & 3, 
work yourself up and sharpen your wings to conquer and circulate lower and upper case As, Bs & Cs, sign, shout, swear, organise prose into a form that is absolutely and irrefutably obvious, prove its ne plus ultra and maintain that novelty resembles life in the same way as the latest apparition of a harlot proves the essence of God. His existence had already been proved by the accordion, the landscape and soft words. * To impose one’s A.B.C. is only natural – and therefore regrettable. Everyone does it in the form of a crystalbluff-madonna, or a monetary system, or pharmaceutical preparations, a naked leg being the invitation to an ardent and sterile Spring. The love of novelty is a pleasant sort of cross, it’s evidence of a naive don’t-give-a-damn attitude, a passing, positive, sign without rhyme or reason. But this need is out of date, too. By giving art the impetus of supreme simplicity – novelty – we are being human and true in relation to innocent pleasures; impulsive and vibrant in order to crucify boredom. At the lighted crossroads, alert, attentive, lying in wait for years, in the forest. * I am writing a manifesto and there’s nothing I want, and yet I’m saying certain things, and in principle I am against manifestos, as I am against principles (quantifying measures of the moral value of every phrase – too easy; approximation was invested by the impressionists). * 

I’m writing this manifesto to show that you can perform contrary actions at the same time, in one single, fresh breath; I am against action; as for continual contradiction, and affirmation too, I am neither for nor against them, and I won’t explain myself because I hate common sense. 
DADA – this is a word that throws up ideas so that they can be shot down; every bourgeois is a little playwright, who invents different subjects and who, instead of situating suitable characters on the level of his own intelligence, like chrysalises on chairs, tries to find causes or objects (according to whichever psychoanalytic method he practices) to give weight to his plot, a talking and self-defining story. * 
Every spectator is a plotter, if he tries to explain a word (to know!) From his padded refuge of serpentine complications, he allows his instincts to be manipulated. Whence the sorrows of conjugal life. 
To be plain: The amusement of redbellies in the mills of empty skulls. 

image of a hand pointing to the right DADA DOES NOT MEAN ANYTHING 

If we consider it futile, and if we don’t waste our time over a word that doesn’t mean anything… The first thought that comes to these minds is of a bacteriological order: at least to discover its etymological, historical or psychological meaning. We read in the papers that the negroes of the Kroo race call the tail of a sacred cow: DADA. A cube, and a mother, in a certain region of Italy, are called: DADA. The word for a hobby horse, a children’s nurse, a double affirmative in Russian and Romanian, is also: DADA. Some learned journalists see it as an art for babies, other Jesuscallingthelittlechildrenuntohim saints see it as a return to an unemotional and noisy primitivism – noise and monotonous. A sensitivity cannot be built on the basis of a word; every sort of construction converges into a boring sort of perfection, a stagnant idea of a golden swamp, a relative human product. A work of art shouldn’t be beauty per se, because it is dead; neither gay nor sad, neither light nor dark; it is to rejoice or maltreat individualities to serve them up the cakes of sainted haloes or the sweat of a meandering chase through the atmosphere. A work of art is never beautiful, by decree, objectively, for everyone. Criticism is, therefore, useless; it only exists subjectively, for every individual, and without the slightest general characteristic. Do people imagine they have found the psychic basis common to all humanity? The attempt of Jesus, and the Bible, conceal, under their ample, benevolent wings: shit, animals and days. How can anyone hope to order the chaos that constitutes that infinite, formless variation: man? The principle: “Love thy neighbour” is hypocrisy. “Know thyself” is utopian, but more acceptable because it includes malice. No pity. After the carnage we are left with the hope of a purified humanity. I always speak about myself because I don’t want to convince, and I have no right to drag others in my wake, I’m not compelling anyone to follow me, because everyone makes his art in his own way, if he knows anything about the joy that rises like an arrow up to the astral strata, or that which descends into the mines stewn with the flowers of corpses and fertile spasms. Stalactites: look everywhere for them, in creches magnified by pain, eyes as white as angels’ hares. Thus DADA was born* , out of a need for independence, out of mistrust for the community. People who join us keep their freedom. We don’t accept any theories. We’ve had enough of the cubist and futurist academies: laboratories of formal ideas. Do we make art in order to earn money and keep the dear bourgeoisie happy? Rhymes have the smack of money, and inflexion slides along the line of the stomach in profile. Every group of artists has ended up at this bank, straddling various comets. Leaving the door open to the possibility of wallowing in comfort and food. 

Here we are dropping our anchor in fertile ground. 

Here we really know what we are talking about, because we have experienced the trembling and the awakening. Drunk with energy, we are revenants thrusting the trident into heedless flesh. We are streams of curses in the tropical abundance of vertiginous 
a line image of a squiggle consisting of overlapping curves and zigazags 
vegetation, resin and rain is our sweat, we bleed and burn with thirst, our blood is strength. 

by Tristan Tzara, March 23 1918 

——————– 

Gazetecileri beklenmedik bir dünyanın 
kapısına getiren bir sözcüğün – DADA – 
büyüsü, bizim için hiçbir önem taşımıyor. 

Bir manifestoya girişmek için A.B. C. ‘yi istemek gerek, 1,2, 3’e karşı ateş püskürmek, sinirlenmek ve kanatları bilemek, fethedip yaymak için küçük ve büyük a’ları, b’leri, c’leri, imzalamak, haykırmak, sövmek, mutlak, çürütülemez bir açıklık biçiminde düzenlemek düzyazıyı, doruk noktasını ispatlamak ve nasıl bir yosmanın son kez belirmesi Tanrı’nın özünü ispatlarsa, işte öyle, yeniliğin yaşama benzediğini ileri sürmek. Varlığı akordeonla, manzarayla ve tatlı sözlerle çoktan ispatlanmıştı. 

Kendi A. B. C.’sini dayatmak doğal bir şeydir, – dolayısıyla da acınacak bir şeydir. Herkes bir billurblöfineryemana biçiminde öyle yapar, para sistemi, ecza maddesi, ateşli ve kısır bahara çağıran çıplak bacak biçiminde. Yenilik sevgisi bir sevimli haçtır, çocuksu bir adamsendeciliği gösterir, nedensiz, geçici, olumlu işarettir. Ama bu gereksinim de eskimiştir. Sanata en aşırı sadelik itkisini – yeniliği – vererek, hoşça vakit geçirmeye karşı insanca ve sahici olunur, sıkıntıyı çarmıha germek için atılgan ve coşkulu. Işıkların kavşağında, tetikte, dikkatli, yılları pusuda bekleyerek, ormanda. 

Bir manifesto yazıyorum ve hiçbir şey istemiyorum, 
Ama bazı şeyler söylüyorum, hem ben de ilkesel olarak 
manifestolara karşıyım, tıpkı ilkelere de karşı olduğum gibi (ilkeler, her cümlenin manevi değeri için nicelik ölçüleri 1- fazlasıyla kolaycılık bu; yaklaşık değeri izlenimciler icat etti) 

Bu manifestoyu, ayznı zamanda, tek ve taze bir solukta, karşıt eylemler yapılabileceğini göstermek için yazıyorum; bu eyleme karşıyım; sürekli çelişki için, olumlama içinde ne lehteyim ne alehte, ve açıklama yapmam, çünkü sağ duyudan nefret ederim. 

DADA – işte düşünceleri ava götüren bir sözcük; her burjuva küçük bir oyun yazarıdır, değişik konular uydurur, kendi zeka düzeyine uygun oyun kişilerine – sandalyede oturan kozalara – yer açmaktansa, entrikayı – konuşan ve kendini belirleyen öyküyü – sağlamlaştırmak üzere, (uyguladığı psikanaliz yöntemine göre) nedenleri ya da 
amaçları arar. 

Her seyirci entrikacıdır, eğer bir sözcüğü açıklamaya (öğrenmeye!) uğraşırsa. Duvarları yılansı zorluklarla kaplanmış sığınağından, içgüdüleriyle oynanmasına göz yumar. Evlilik yaşamının mutsuzlukları da buradan doğar. Açıklamak: boş kafataslarının değirmenlerinde kızılgöbeklerin hoşça vakit geçirmesi. 

Dada hiçbir anlam ifade taşımaz 

İşe yaramaz geliyorsa ve hiçbir anlam taşımayan bir sözcük için zaman yitiriliyorsa… Şu kafalarda dolanıp duran ilk düşünce bakteriyolojik düzeydedir: sözcüğün etimolojik, tarihsel ya da en d2mdan psikolojik kökenini bulmak. Gazetelerden öğreniyoruz ki Kru zencileri kutsal bir ineğin kuyruğuna DADA adını veriyor. İtalya’nın bir bölgesinde kübe ve anneye DADA deniyor. Tahta at ve dadı, hem Rusçada hem Rumencede çifte evet: DADA. Bilgili gazeteciler bebeklere yönelik bir sanat görüyorlar onda, günümüzün öbür küçükçocuklarıçağıranisa ermişleri ise büyülttügü kreşlerde, meleklerin tavşanları gözlerde. 
Böyle doğdu DADA, bir bağımsızlık topluluğa güvensizlik gereksiniminden. Bize özgürlüklerini korur. Hiçbir kuram tanım ve fütürist akademilerden, o biçimsel laboratuarlarından bıktık. Para kazan burjuvalara dalkavukluk etmek için mi Kafiyelerde para şıngırtısı duyuluyor, tonlamalar göbek kavisi boyunca kayıyor aşağı. Bütün sanatçı grupları, başka kuyrukluyıldızlara binerek sonunda bu bankaya vardı. Yastıklara gömülme, yeme içme ol açık.Burada verimli topraklara demir atıyoruz. Burada haykırmaya hakkımız var çünkü bi2 uyanışı yaşadık. 

Enerjiden sarhoş olmuş hayaletleriz, umursamaz tene saplıyoruz üçdişli yabayı. Baş döndürücü tropik bolluğunda lanet selleriyiz biz, zamk ve yağmur bizim terimiz, kanıyoruz ve susuzluğu yakıyoruz bizim kanımız güç demek. 

Kuru ve gürültücü, gürültücü ve monoton bir ilkelciliğe dönüş görüyorlar. Bir sözcüğe dayanarak duyarlılık inşa edilmez; her yapı, sıkıntı veren bir yetkinleşmeye yönelir, yaldızlı bir bataklığın durgun düşüncesine, görece insan ürününe. Sanat yapıtı, ‘kendi kendindeki güzellik’ olmamalıdır, çünkü ölüdür; ne neşeli ne üzgün, ne aydınlık ne karanlık; ermiş halelerin pastalarını ya da atmosferler arası kambur bir koşunun terlerini sunarak ya sevindirmek ya da kötü davranmak bireylere. Bir sanat yapıtı, yasa gereği, nesnel olarak, herkes için, hiçbir zaman güzel değildir. Demek ki eleştiri gereksizdir, eleştiri her birey için, yalnızca öznel olarak, ve en küçük bir genel nitelik taşımaksızın vardır. Bütün insanlığa ortak psişik temeli bulduk mu sanıyoruz? İsa’nın girişimi ve kutsal kitap, geniş ve iyilikçi kanatlarının altında şunları gizler: boklar, hayvanlar, günler. Şu sonsuz, biçimsiz çeşitler neyi yani insanı oluşturan kaosa düzen vermeyi nasıl isteyebiliriz ki? “Komşunu sev” ilkesi bir ikiyüzlülüktür. “Kendini tanı” bir ütopyadır ama daha kabul edilebilir niteliktedir çünkü içinde kötülüğü barındır. Acımak yok. Katliamın ardından bize arınmış bir insanlık umudu kalır. Hep kendimden söz ediyorum çünkü ikna etmek istemiyorum, başkalarını kendi ırmağıma sürüklemeye hakkım yok, kimseyi izimden gelmeye zorlamıyorum, hem herkes sanatını kendi yolu yordamınca ortaya koyar, eğer göğün katlarına ok gibi yükselen ye da kadavraların ve doğurgan kasılmaların çiçekleriyle dolu madenlere inen neşeyi biliyorsa. 

Sarkıtlar: onları her yerde aramalı, acının büyülttüğü kreşlerde2, meleklerin tavşanları kadar beyaz gözlerde. Böyle doğdu DADA, bir bağımsızlık, topluluğa güvensizlik gereksiniminden. Bize bağlı olanlar özgürlüklerini korur. Hiçbir kuram tanımayız biz. Kübist ve fütürist akademilerden, o biçimsel düşünce laboratuarlarından bıktık. Para kazanmak ve kibar burjuvalara dalkavukluk etmek için mi yapılır sanat? Kafiyelerde para şıngırtısı duyuluyor, tonlamalar göbek kavisi boyunca kayıyor aşağı. Bütün sanatçı grupları, başka başka kuyrukluyıldızlara binerek sonunda bu bankaya vardı. Yastıklara gömülme, yeme içme olasılıklarına kapı açık. 
Burada verimli topraklara demir atıyoruz. 
Burada haykırmaya hakkımız var çünkü biz ürpermeleri ve uyanışı yaşadık. 
Enerjiden sarhoş olmuş hayaletleriz, umursamaz tene saplıyoruz üçdişli yabayı. Başdöndürücü yeşilliklerin tropik bollugunda lanet selleriyiz biz, zamk ve yağmur bizim terimiz, kanıyoruz ve susuzluğu yakıyoruz, bizim kanımız güç demek.

        by Tristan Tzara

Reklamlar

Bir Yanıt Bırakın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s